|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Haber, yoğun siyasi gündem arasında, amiyane tabiriyle "tantuna gitti"; İstiklal Marşımızın dilini yasaklamakla maruf Millî Eğitim Bakanımız Sayın Metin Bostancıoğlu, Türk ve Dünya klasiklerinin dilini sadeleştirecek bir "Öztürkçe Komisyonu" kurmuş. Bu komisyonda hangi değerli üyelerin yer alacağını bilmiyorum. Aklıma Emin Özdemir, Adnan Binyazar gibi, "köy meselelerinin" unutulmaz yazarları geliyor; Sayın Yekta Güngör Özden de, birikimi ve öztürkçeye vukufiyetiyle bu komisyonda rahatlıkla görev alabilecek bir isim. Ali Püsküllüoğlu, ha keza. Bu komisyon, mevcut çevirilerin diline dokunacak. Cumhuriyet dönemi yazarlarının dilini "anlayabileceğimiz" bir şekilde sadeleştirecek. "Cevap"ları "yanıt", "kitap"ları "betik", "kültür"leri "ekin" yapacak. Kitap isimlerini de gözden geçirecek. Halit Ziya'nın ünlü "Aşk-ı Memnu"su, örneğin, "Yasak Sevi" olacak. Baba Fiyodor'un "Suç ve Ceza" ise "Eylem ve Yaptırım." "Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi" ne olacak, bilmiyorum. Uygulamaya ilk şiddetli tepki Doğan Hızlan'dan geldi. Alkışlayanlar da oldu tabii; Osmanlıca'nın "son kertede" din emperyalizmini yaygınlaştıran bir dil olduğunu, TDK'nın "aydınlık" ve "kutsanası" çabasıyla bu hakim, hükümran ve otoriter dilin geriletilip ("ortadan kaldırılıp") bir bilim dili olduğu açıkça görülen Türkçe'ye itibarını iade ettiğini, dolayısıyla Millî Eğitim Bakanlığı'nın başlattığı bu saçmalığın "yerinde" olduğunu yazan aklıevveller... Şimdi utançla değilse de acıyla andığım entel zamanlarımızda, elimize Ali Püskülloğlu'nun Öztürkçe Sözlüğü'nü alır, "imkan"ları "olanak", "kültür"leri "ekin" olarak değiştirir, bir halt yaptığımızı sanırdık. Sevgili kardeşim Sefa Kaplan, 1985 yılında, bir kitapta, "şaşkıya uğradım" gibilerden bir ifadeyle karşılaştığını anlatmıştı, biraz da dalgasını geçerek. Sonra da, "Bunu yazan dangalağı merak ediyorum" demişti. "Şaşırdım" dese kıyamet kopacak sanki, "şaşkıya uğruyor." Şaşkıya uğruyor ki, okuyanlar kompleksten (!) çatır çatır çatlasın. Aradan 18 yıl geçti, "öztürkçe dalgası" kırıldı, kimi fanatik kalemleri saymazsak, bu dile itibar edenlerin sayısında hatırı sayılır oranda azalma görüldü, dil fanatizmi yerini daha serinkanlı kabullere bıraktı. O zaman açıklamakta sakınca yok. O dangalak benim. (Ayıptır söylemesi, 1985 yılında intişar etmiş "Son İyi Şeyler" adlı öykü kitabımda, Hüsam'la diyaloğa giren öykü kahramanına dedirtiyorum bu lafı.) Sayın Metin Bostancıoğlu'nun uygulamaları da bizi "şaşkıya uğratıyor"; amaç dili sadeleştirmek mi, yoksa bütün bir ulusun kültür ve tarih geçmişini budamak mı? İşe, İstiklal Marşı'nın dilini yasaklayarak başlayan, bunu da Atatürk'ün "Türkçe yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılmalıdır" direktifine dayandıran bir anlayışa ne kadar güvenebiliriz? Ben güvenmiyorum. Osmanlıca'nın hakim, hükümran ve otoriter bir dil olduğu doğru. Cemil Meriç'in söylediği gibi, saltanatın diliydi Osmanlıca. Şiirdi, müzikti, büyüydü... Bu dil, Avrupa dillerinin, hele türedi Türkçe'nin dişi, hasta kavramlarını, hain endişelerini aksettirmezdi. Evet, yeri geldiğinde ben de "öztürkçe" tabir edilen sözcüklerden kullanıyorum; Sayın Arvas Güzel'in iddia ettiği gibi, burada bir çelişki yok. TDK'nın yaptığı ve süreç içinde tutan, kabul gören, halkta karşılığını bulan sözcükleri kullanmakta beis görmüyorum. Biz, kronik öztürkçeciler gibi bağnaz olamayız. Hain, hiç... Dil, sonuçta, yaşayan ve kullanım değeri arttıkça gelişen bir şey. Kimi sözcükleri reddetmenin "olanağı" var mı?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |