|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
11 Eylül'den sonra ortaya çıkan temel soru, artık güvenlik öne çıktığı için, evrensel siyasi değerlerin eskisi kadar güçlü işleyip işlemeyeceğiydi. Eğer herkesin güvenlik ihtiyaçlarını dikkate alan ve siyasi değerleri buna göre şekillendiren bir süreç yerleşikleşirse, bu durum, "demokrasinin bize özgü şartları" olarak ifade bulan mantığın güçlenmesi demekti. Aynı şekilde, dünyanın başka yerlerinde, başka araçlarla uç verecek bir otoriterleşme süreci de güçlenecekti. Siyasi tarih belli aşamalarla şekillendi, şekilleniyor. Uzun bir müddet boyunca, halkın dışlandığı yönetim biçimleri tek siyasi değer gibi kabul edilirken, özellikle Fransız Devrimi sonrasında çağdaş siyasi düşünce, halkın yönetime katılma hakkını en yüksek siyasi değer kabul etti. Bu dönemler boyunca yönetimin biçimi, siyasi değerin kendisini ifade etmede daha çok öne çıkmaktaydı. 20. yüzyıl ise demokratik ya da cumhuriyet şeklinde farklılıklar gösteren yönetim biçimlerinin, hangi siyasi değerlerle içeriklendiğinin tartışmasının yapıldığı bir yüzyıl olarak sona erdi. Evet, bir ülkede yönetim biçimi demokrasi ya da cumhuriyet olabilirdi, ama esas mesele, bu ülkedeki rejimin hangi siyasi değerlerle içeriklendiğiydi. Bir bakıma "siyasi değerlerin evrenselleşmesi" sürecidir bu. Siyasi değerlerin temel hak ve hürriyetlere yaslandığı, hukukun üstünlüğünün esas olduğu, düşünce ve ifade hürriyetinin işlediği ülkeler, aynı zamanda refaha daha çok kavuşmuş ülkelerdi. Böylece evrenselleşen siyasi değerler ile maddi gerçeklik arasında da verimli bir bağ kurulmuş oluyordu. Fakat 11 Eylül'ün doğurduğu travma bu ilişkiyi hırpaladı. Teröre karşı başlayan savaşın, "yeni bir küresel meşruiyet zemini" yaratmaktan çok, kaba güç kullanımına endekslenmesi de, yukarıdaki ilişki ağını hırpalamaya devam ediyor. Teröre karşı mücadele, terörizmi hedef alırken, aynı zamanda, ülkelerin sınırlarını önemsizleştiren "stratejik sınırlar" ve "stratejik haritalar" çizmeye yöneliyor. Afganistan'ın doğusundan ve Gürcistan'ın güneyinden çizilen kırmızı hatlar şu anda en belirgin olanları. Aynı şekilde Irak operasyonu ile birden çok seçenekli "stratejik sınır senaryoları" işlevselleşebilecek. İşte tüm bunlar, güvenliğe aşırı bağımlı bir dünya şeması çıkarıyor ortaya. Bu şema içinde, henüz 11 Eylül'ün sıcaklığı geçmediği için, "jeo-politik", "tek ve mutlak belirleyici" faktör olmaya yöneliyor. Ülkelerin jeo-politiği bu derece öne alması, demokrasiyi de "jeo-demokrasi" haline getiriyor. Yani her ülke demokrasiyi kendisine özgü şartlara göre eğip bükmeye başlıyor ve bugün artık demokrasi ile özdeşleşmiş olan siyasi değerler de ihmal edilebilir unsurlara dönüşüyor. Tüm bu süreç, dünyanın modern tarihinin tersyüz edilmesidir. Bu gidişe dünyanın kazanılmış tüm değerleri ve gelinen aşaması izin vermez. 11 Eylül'ün sıcaklığı geçtikçe, gelişmiş ülkeler, siyasi değerlerin yeniden işlevselleştiği bir dünyaya daha çok vurgu yapacaklardır. Fakat, öteden beri gelişmiş ülkelere sadece jeo-politik satan ülkelerin, yeniden toparlanma şansları çok zayıf olacaktır. Hiçkimse, geçici durumlara aldanmamalıdır. Temel siyasi değerlerden vazgeçerek, şimdiki durumun rantını elde etmek üzere jeo-politiğe ve jeo-demokrasiye yaslanarak gidilecek yol çok uzun değildir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |