T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
İdamın ötesinde...

İdam konusunun MHP'nin yumuşak karnı olduğunu bilen Tansu Çiller "AB mi idam mı denirse biz AB'yi tercih ederiz" dedi. Bunun anlamı şu: AB öylesine stratejik bir proje ki, Apo'nun idamı bunun yanında çok küçük kalır.

Böyle bir denklem, diyelim Alman Başbakanı tarafından kurulamaz mı? Yani şöyle bir söz söylenemez mi? "Türkiye'nin AB'ye üyeliği o kadar önemli ki Abdullah Öcalan mı Türkiye mi diye sorulsa biz hiç tereddüt etmeden Türkiye deriz." Bunun yerine AB şöyle bir denklem kuruyor: İdamı kaldırmaz ve Abdullah Öcalan'ı asarsanız, sizi AB'ye almayız. Bunun tam karşıtının Türkiye'de de seslendirildiğini görüyoruz: Terörist başının idam edilmemesinde ısrar ederseniz, AB üyeliğini gözden çıkarırız.

Böyle bir görünüm, şu sonucu akla getiriyor: AB bünyesinde bir kesim Öcalan'ın hayatını garanti etmeyi Türkiye'nin AB üyeliğinden daha önemli görüyor, buna karşılık Türkiye'de bir kesim de Öcalan'ın idamını Türkiye'nin AB'ye girmesinden önemli görüyor.

Acaba gerçek böyle midir?

Eğer gerçek böyle ise o zaman AB için Türkiye, Abdullah Öcalan'dan daha önemsiz, buna karşılık Türkiye için de AB, Öcalan'ın idamından daha önemsiz demek olmaktadır.

Acaba öyle midir?

Öyle olmadığı konusunda herkesin hem fikir olduğunu sanıyorum. Ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Batılılaşma tutkusunu da dikkate aldığımızda yalın bir mantığın, Çiller'in sözüne katılabileceğini, buna karşılık AB'nin de nihai bir tahlilde Öcalan için Türkiye'yi feda etmemesi gerektiğine inanacağını düşünüyorum.

Ama öyle olmuyor.

Ve hem Türkiye hem de AB açısından işin içinde başka işler olduğu, idam konusunun da başka hesapları perdelediği akla geliyor.

AB açısından bakıldığında şu ihtimaller akla geliyor:

-AB gerçekte Türkiye'yi bünyesine almak istemiyor. Bunun için farklı gerekçeleri var. Büyük bir Müslüman nüfus bu sebeplerin başında geliyor. Bu gerçekliğin, ortaya hem ciddi bir entegrasyon sorunu çıkaracağı, hem de Türkiye'ye birlik organlarında Avrupa'nın büyük ülkeleri oranında bir ağırlık sağlayacağı endişesine yol açıyor.

-Türkiye-ABD ilişkileri de, ABD ile gizli bir rekabet yaşayan AB için rezerv gerekçesi oluyor. (Türkiye'nin "ABD ile stratejik ortaklığı, AB üzerinde baskı oluşturmak için kullanan ülke" imajı, AB nezdinde tepki çekiyor.

-AB, Türkiye'yi birlik bünyesine almak istemiyor ama, düşman bir alana bırakmak da istemiyor. Özel bir ilişki alanında durması öngörülüyor.

-Bu arada, Türkiye'nin AB ile bütünleşme arzusunu kullanarak kimi sorunlu alanlarda (azınlıklarla ilişkiler vs...) Türkiye'yi hizaya getirmeyi amaçlıyor.

Eğer böyle bir hesap söz konusu ise AB açısından Türkiye'nin bütünleşme arzusu kıyamete kadar ümit ve korku arasında kalacak bir olgu haline geliyor. Yani Öcalan ve ana dilde eğitim bitse, bunun ardından başka bir şeyin gelmesi söz konusu (?)

Türkiye açısından bakıldığında, MHP'nin idamla ilgili seçim taahhütleri ve müstakbel siyasi kaygıları ile kimi güç odaklarının etkinlik kaybına ilişkin sıkıntıları bir yana, yukarda AB için ifade ettiğimiz ihtimaller, "kaygı unsuru" olarak yansıyor. Mesela:

Türkiye'de "Şayet AB bizi bünyesine almayı gerçekten düşünmüyorsa ve başka hesapları varsa..." diye başlayan cümlelerin peşine bir yığın endişe ekleniyor. Bunların bir kısmı arkası Osmanlı'nın yıkılışından bu yana gelen yakın tarihi gerçeklerle beslenen endişeler... Hoş, bir kısım politikacılar AB'nin Türkiye'yi bünyesine alacağından emin. O yüzden de "AB bünyesine giren bir ülke neden zayıflasın, neden bölünsün..." gibi karşı deliller getiriliyor. Ama bunun ardından hemen cevaplar geliyor: Madem öyle, neden Türkiye'yi vuran terör örgütlerinin arkasında AB ülkeleri var? Bunları sadece AB bünyesindeki özgürlük standardı ile izah etmek mümkün mü? Madem öyle, neden AB, Türkiye'nin sorunlu olduğu ülkeler söz konusu olduğunda hep, karşıt tezlere yakın duruyor? Madem öyle, AB'nin azınlık duyarlılığı neden hep Türkiye'nin yumuşak karnına vurur nitelikte seyrediyor? Madem öyle, neden AB Türkiye'nin güvenlik kaygılarını dikkate almıyor? Madem öyle, AB neden Türkiye'den hep istiyor da, Türkiye'nin güçlenme yolunu açacak olan kendi taahhütleri söz konusu olduğunda ayak sürüyor? Ve madem öyle, neden Öcalan'la Türkiye'yi dengeliyor ve Öcalan'ı bir zaman için saklı tuttuğu intibaı veren tavırlar sergiliyor?

Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın önceki günki konuşması, tüm bu kaygılarla yüklü bir konuşmaydı. Bahçeli'nin tavrının da, parti hesapları ile birlikte kimi çevrelerde oluşan bu kaygılara tekabül ettiği düşünülebilir.

Yani resmen işin içinde iş var.

Oysa takvim işliyor, ip geriliyor.

Gerilimde, Türkiye'nin önüne konan Rum yönetiminin üyelik görüşmelerini başlatma dayatması bile, AB ile ilişkilere kuşku yükleyecek bir nitelik taşıyor.

Bir noktada ilişkilerde "kırk katır mı kırk satır mı?" hassasiyetini oluşturacak tüm elemanlar mevcut.

Belki de şöyle bir soru var Türkiye'nin zihninde:

-Türkiye idamı kaldırsa bunun, AB'nin Öcalan'ı müstakbel bir siyasi aktör haline getirme, Türkiye ana dilde eğitim ve yayın hakkını tanısa AB'nin bunu da, müstakbel bir ayrılıkçı oluşumun zemini haline getirme hesabından emin olabilir mi?

Açıkçası, Türkiye henüz Avrupa'ya karşı güven problemini aşabilmiş, AB de, Türkiye'nin Müslüman nüfus kütlesini hazmedebileceği inancına ulaşabilmiş ve belki de şuuraltı katmanlarında yaşayagelen "Şark Meselesi" tortularını izale edebilmiş değil.

Belki her ikisi de dünya realitesi ile bağdaşmıyor, ama neylersiniz ki toplumların zihnine kazınmış değerlendirmeler kolay kolay izale edilemiyor.


30 Mayıs 2002
Perşembe
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED