T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
AB, İstanbul'un TÜSİAD'ı, Ankara'nın MHP'si...

Önceki gün Devlet Bahçeli'nin AB konusunda ta Beijing'den (Pekin) yaptığı 'parazit'in ardından, dün, gün TÜSİAD'ın idi. 'İstanbul büyük sermayesi', gazetelere tam sayfa verdiği ve 'Türkiye'nin geleceği Avrupa Birliği'ndedir' cümlesiyle biten ilanla, bir 'ağırlık' olarak sahnede belirdi.

TÜSİAD, 1979 yılında verdiği seri ilanlarla Bülent Ecevit hükümetinin sonunu getirmişti. Tarihin hazin tecellisi, aradan geçen 23 yıl sonunda yine Bülent Ecevit hükümeti işbaşında ama TÜSİAD aynı TÜSİAD değil. Hernekadar, TÜSİAD ilanının altında o günlerin TÜSİAD'ının başkanı Feyyaz Berker'in ve yanısıra Rahmi Koç ve Sakıp Sabancı'nın 'Onursal Başkan' sıfatıyla imzaları varsa, hernekadar TÜSİAD'ın kurucu üyeleri de metni imzalamışlarsa da, TÜSİAD aynı TÜSİAD değil.

Dile kolay, aradan geçen yaklaşık çeyrek yüzyılda, Turgut Özal'ın sağladığı 'ekonominin dönüşümü'yle birlikte TÜSİAD da değişti; kuşak değiştirdi ve zihniyet yeniledi.

Bu TÜSİAD, sadece 'yıkma' amaçlı değil, 'yön gösteren' ve gayet somut yasa önerileriyle 'yapıcı' bir görüntü kazanan bir TÜSİAD.

Yine de, TÜSİAD ilanının altında üç 'onursal başkan', dört 'kurucu üye' beş 'eski başkan', Yüksek İstişare Kurulu Başkanlık Divanı'nın eski ve bugünkü üyelerinin ve şu andaki Yönetim Kurulu'nun 'tam kadro' metni imzalamış olmaları, son derece anlamlı ve 'TÜSİAD bildirisi'ne bir 'manifesto' gücü kazandırıyor.

'Bildiri', 'Türkiye: Nasıl Bir Gelecek?' alt başlığı altında ve şu basit soruyla başlıyor:

"Türkiye, tarihi bir yol ayrımında. AB ile ilgili kararlara bağlı olarak, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde nasıl bir ülkede yaşayacağımız ve nüfusumuzun yarısını oluşturan gençlerimize nasıl bir Türkiye bırakacağımız bu yıl içinde belli olacak.

Refah düzeyi yüksek, siyasi ve demokratik standartların en üst düzeyde uygulandığı, ekonomisi sağlam, gençlerine çağdaş eğitim ve istihdam olanakları sağlayan, dünyanın gelişmiş ülkeleriyle aynı düzeyde bir Türkiye mi, yoksa ekonomik sarsıntıların belirli aralıklarla devam ettiği, istikrara kavuşmamış siyaseti ile geleceği belirsiz, kişi başına 2000 dolarlık bir milli gelire mahkum olmuş bir Türkiye mi?"

Soru bu kadar basit. Sorunun birinci bölümünü tercih edenler, 'değişim'i ve dolayısıyla Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde geleceğini isteyenler; ikinci bölümünü tercih edenler ise bugünkü sıkıntılı Türkiye'nin bu durumundan sorumlu olanlar. Ama aynı zamanda bugünkü durumundan bir nebze 'siyasi rant' elde etmiş olanlar.

MHP'nin 'açmazı' da burada. 'İdeoloji partisi' olmaktan, Devlet Bahçeli döneminde çıkmak için büyük gayret sarfettiği ve bir 'devlet partisi', bir başka deyimle 'Ankara partisi' olmaya yöneldiği görülebiliyor. Ancak, buna çabaladığı oranda, 'ideolojik dayanakları'ndan kopuyor ve kan kaybediyor.

Bilinen haliyle, eski 'Ülkücü hareket' MHP'nin bu yönetiminden giderek uzaklaştı. Ya tasfiyeye uğruyor, ya kopuyorlar. Bu arada, yabancısı olduğu 'merkez'de de 'iğreti' duruyor MHP. Bu 'iğreti duruş' ve 'ekonomik krizin sorumlusu' hükümetteki ortaklığı ile zaten serseri mayın gibi dolaşan oylarla topu topu yüzde 18'lere varan seçmenlerini de büyük ölçüde yitirmiş durumda. MHP'liler, durumun böyle olduğuna işaret edildiğinde ne kadar asabiyete kapılırlarsa kapılsınlar, şu dönemde bir seçim olsa, barajın altında yine kalacak olmaları yabana atılır bir ihtimal değil.

Tam da bu yüzden, MHP yönetimi, 'seçim' sözcüğüne ve bunca yıl sonra ortak olmaları imkanını buldukları 'devlet rantı'ndan kendilerini mahrum bırakan uygulamaların sorumlusu Kemal Derviş'e 'alerji' duyuyorlar.

Avrupa Birliği'ndeki bir Türkiye'de, MHP'nin 'varoluş nedeni' daha da sorgulanır hale gelecek. 'Merkez'e tutunmaya çalışırlarken, birdenbire kendilerini Jörg Heidar'larla, Jean-Marie Le Pen'lerle 'aynı kategoride' anılır bulacaklar. Bunu da seziyorlar. 'AB karşıtlığı'nın 'bilinçaltı dürtüler'le özellikle MHP'de harekete geçtiği ve bir 'Ankara merkezi' tarafından, yıllar önce olduğu gibi 'her an terkedilebilir bir kart' olarak 'manipüle edilmek'ten öteye bir 'siyasi işlev' sahibi olmadığı farkediliyor.

Hal böyle olunca, Bahçeli'nin 'Beijing' ya da 'Pekin şartları'nda ifadesini bulan, sağlam tezlere dayanamayan ama 'Türkiye'nin geleceğini karartmak' bakımından yeterli olan 'itirazlar' ortaya çıkıyor.

TÜSİAD'ın dünkü çıkışı, işte bu bakımdan önemli. Ayrıca, askeri çevrelerin, idamın ne şekilde kaldırılabileceğine ilişkin, TÜSİAD'la örtüşen tavrı da, MHP'yi 'ofsayta düşürmüş' durumda.

TÜSİAD'ın dün yayınlanan 'manifesto' niteliğindeki ilanının ardından idam cezası yerine 'ağırlaştırılmış müebbet hapis' ve 'Türkiye'de geleneksel olarak konuşulan dillerin veya evrensel kültür ve bilim eserlerinin oluşmasında katkısı olan yabancı dillerin öğretilmesi veya bu dillerde müzik veya haber iletilmesi amacıyla da yayın yapılabilir' formülü ortaya attığı 'hukuki düzenleme'ye kimin itirazı olabilir?

Türkiye, niçin bir an önce 'AB yolunu açmalı' sorusu; Rusya'nın 'fiilen NATO'nun Avrasyalı üyesi olması'yla, önceki günkü Roma Anlaşması'yla yakın ilişkisi var. Rusya'nın bu 'yeni statüsü', MHP'yi daha da 'anlamsızlaştıracak' ve buna bir de 'AB karşıtlığı' eklenirse, daha da marjinalleştirecek. (Bu konuya, ne demek istediğimize, niçin böyle olacağına, bir gün daha ertelemeyle yarın değineceğiz...)

'Marjinalleşmek'ten başka bir geleceği olmayan bir siyasi kadronun, koca Türkiye'nin 'stratejik geleceğini karartması'na izin verilemez.

Ve, muhtemelen verilmeyecektir. TÜSİAD'ın çıkışı bir de bu demek.


30 Mayıs 2002
Perşembe
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED