|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Cumhuriyet döneminin ilk darbesi olan 27 Mayıs üzerindeki tartışmalar devam ediyor. Darbenin gerçekleştiği tarihten bu yana yarım asra yakın bir zaman geçti. Meydana getirdiği tahribat, geriye bıraktığı acı ve kanlı mirasın olumsuz etkileri herkes tarafından bütün çıplaklığıyla görüldü, ama olayın kendisi üzerinde toplum kesimleri uzlaşabilmiş değil. Hala 27 Mayısın meşruiyetini mahcup bir eda ile savunmaya çalışanlar, 27 Mayıs günleri yapılan "Hürriyet ve Anayasa Bayramı"nın kaldırılmasına tepki gösterenler, 27 Mayısı "Aydınlanma Devriminin son halkası" olarak göstermeye çalışanlar, olayı meşrulaştırmak için bildik argümanları, anlamsız ve kin yüklü bir üslupla sıralama telaşı içinde bulunanlar eksik değil. Türk insanının ve siyasetçisinin en ciddi sorunların biri 27 Mayısla ilgili tartışmalarda ve duruşunda ortaya çıkıyor. Bir toplum düşünün ki silahlı bir cunta seçimle, halkın sandığa attığı oylarla iktidara gelmiş bir siyasi kadroyu güç ve kuvvet kullanarak alaşağı ediyor, akıl almaz uygulamalara maruz bırakılıyor, insanları utandıran bir yargı süreci sonunda ülkenin başbakanı ve bakanları idam ediliyor, onlarca kişi cezalara çarptırılıyor, bir siyasi kadro tasfiye ediliyor, toplum büyük faturalar ödüyor, kin ve nefret tohumları yeşertiliyor... Ve bu olay üzerinde o ülkede yaşayanlar ortak bir tutum ve duruş ortaya koyamıyor, koymuyorlar. 27 Mayıs ne? 27 Mayıs 1960'da gerçekleşen olayın ne olduğu üzerinde bile anlaşabilmiş değiliz. 27 Mayıs bir darbe mi, bir harekat mi, bir devrim mi, bir inkılap mı, ihtilal mi, müdahale mi, yoksa başka bir şey mi? Nedir acaba? Yarım asra yakın zamandır bunu tartışıyoruz ve bir anlayış üzerinde ittifak edemiyoruz. Türk siyasetinin içler acısı hali işte bu olaydaki duruşunda gizlidir. Seçimle gelmiş bir siyasi kadronun silahlı bir güç tarafından zorla alaşağı edilmesi olayının ne olduğu üzerinde anlaşamayan bir toplum hangi "ilke" çevresinde ortak bir duruş sergileyebilir? Bakın herkes demokrasi istiyor, hepimiz demokrat olmakla öğünüyoruz. Demokrasi için mücadele ediyor, daha iyi bir demokrasiye erişmenin özlemini duyuyoruz. Peki demokrasiyi isteyen, demokrasi için mücadele veren herkes aynı şeyi mi istiyor? Kendi adıma bu soruya olumlu cevap vermekte zorlanıyorum. Çünkü herkesin demokrasisi biraz da kendine göre bir demokrasidir. Böyle olunca da üzerinde uzlaşabildiğimiz, nerede ise bir kutsal olarak kabul ettiğimiz ortak bir "ilke"miz yok. Kendi menfaatimiz için nasıl gerekiyorsa ona göre "ilke"yi çarpıtıyor ve kendimize uyduruyoruz. İktidar için seçim tek ilke olmadıkça... Demokrasi isteyen ve demokrasiyi siyasal yönetimin tek önemli yöntemi olarak bir toplum üyelerinin siyasi iktidarı ele geçirme yöntemi olarak seçim ve oy dışında hiçbir, ama hiçbir yöntemi meşru görmemeleri, böyle bir durumda buna karşı durmayı, mücadele vermeyi temel ilke olarak kabul etmeleri gerekir. Adeta bir postüla gibi "İktidara sadece vatandaşların oylarıyla gelinir ve yine oylarıyla gidilir. Bunun dışında hiçbir yöntem asla kabul edilemez" demeleri gerekir. Halkın oylarıyla iktidara gelmiş bir siyasi kadro hiçbir gerekçe ile silahlı bir cunta tarafından iktidardan uzaklaştırılamaz. Bir darbenin hiçbir biçimde haklı gerekçesi olamaz. İleri sürülen gerekçelerin hiçbiri kabul edilemez. Bu ve bunun gibi temel ilkeler toplum üyelerince benimsenip davranışlarına hakim kılınmadıkça demokrasi istemelerinin, demokrasi için mücadele ettiklerini söylemelerinin hiçbir anlamı yoktur. Yarım asırda dört ayrı darbeye maruz kalan Türkiye'de herkesin ilkesel olarak karşı çıktığı herhangi bir darbe var mı? Herkesin karşı çıktığı bir darbe var mı? Maalesef yok. Çünkü herkes darbenin kendisine değil kendi siyasi düşüncelerine karşı olanına karşı çıkıyor. 27 Mayısa sağcılar karşı, 12 Marta solcular karşı, 12 Eylüle merkeze uzak olanlar, 28 Şubata da İslamcılar karşı. Çünkü 27 Mayıs Demokrat Partiye karşı yapıldı ve Cumhuriyet Halk Partisi darbecilerle el ele girerek darbenin parsasını topladı. Vatandaşın sandıkta destek vermemesi dolayısıyla yapamadıklarını cuntanın desteğiyle yapmış oldu. 12 Martta olansa solun ezilmesiydi. Adalet Partisinin demokratik süreçte gerçekleştiremediği şeyleri bu yolla gerçekleştirmesi mümkün oldu. Dolayısıyla sola karşı yapılan bu eylem sağ açısından onaylanması gereken bir eylemdi. Diğerleri de aynı görüntü verdi. 28 Şubatta İslamcıların ezilmelerine Kemalistler, solcular ve sağcılar alkış tutmadı mı? İşte bu iki yüzlü, oportünist, ilkesiz ve omurgasız duruş siyasetimizi bir adım öteye götürmüyor. Silahlı bir cuntanın seçilmiş iktidarı alaşağı edip demokrasiyi katletmesine darbe diyemeyen bir ülkede demokrasi konuşmanın belki de fazla bir anlamı yoktur. Demokrasiyi yeni darbelerden korumak için öncelikle bütün toplum kesimlerinin temel ilkeler etrafında ortak bir duruş sergilemeleri gerekir. Seçimle gelmiş bir iktidarı seçim dışı yöntemlerle alaşağı etmek darbedir ve darbeye darbe demek demokrasiyi istemenin ilk şartıdır. "Darbe"ye darbe diyemeyenlerin demokrasi istemeleri gülünç bir komediden başka bir şey değildir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |