T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Hastane işkencesi

Epey zamandır görmediğimi, karşılaştığımızda farkettim.

Koltuk değnekleriyle ağır ağır yürümeye çalışıyordu; "Hayrola geçmiş olsun, ne oldu?" sorumuz üzerine, karşıdan karşıya geçerken araba çarptığını söyledi Ahmet Seven.

Karşıdan karşıya geçmek imkânsız.

Ya karşıdan buraya geçersin, ya buradan karşıya.

Ya da daha makul bir söyleyişle, yolun karşı tarafına geçilir.

Fakat gel de söyle!

Bu galatı meşhurla söze başlayıp hikâyesini anlattı.

Arabanın biri vurunca, apar topar hastaneye kaldırırlar.

Kırılan bacağı alçıya alınır. Bir müddet yattıktan sonra, koltuk değneği kullanmaya başlar.

Zamanı gelince alçının çıkarılması için hastaneye gider.

SSK Samatya Hastanesi, Ortopedi Servisi'nde bir hastabakıcı alçıyı kesmeye çalışır. Elindeki kesici aleti derine kaçırıp bacağına temas ettirince, hasta feryadı basar.

- Ne bağırıyon? Rahat dur da alalım şu alçıyı!

- Canım yandı!.. Bacağımı kestin.

Hastabakıcı kabul etmez hatasını.

"Yok hemşehrim, ne kesmesi!" deyip devam eder.

Ancak yine bacağı kesmektedir boydan boya.

Feryat figan üzerine orada bulunan doktor lafa karışır.

"Kardeşim sen de ne kadar nazlısın! Her gün yapıyoruz biz bu işi" diyerek hastabakıcıya arka çıkar.

Doktorun da "kesmez" demesi hastayı rahatlatmaz.

Çünkü yanan kendi canıdır.

Doktor iki metre uzaktan operasyonu seyretmektedir.

Alçı bütünüyle çıkartılınca, hastanın boş yere bağırmadığı anlaşılır. Kan revan içinde kalmıştır bacağı. Diz ile ayak bileği arasında, sağlı sollu boydan boya kalın bir hat çekilmiştir.

Doktor nezaretinde, hastabakıcı Fehmi Efendi işkenceyi başarıyla tamamlamış, insan hayatının beş para etmediğini, hastanın bacağına attığı iki derin çizgiyle ispatlamıştır.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım.

Hata kimin?

Hastabakıcının mı, doktorun mu, hastane yönetiminin mi, SSK'nın mı, bakanın mı, sistemin mi?..

Bana göre hiç birinin.

Sadece hastanın suçu var.

Daha ilk darbede, canı ilk yandığı anda, kestin kesmedin tartışmasına gireceği yerde, alçılı ayağıyla kendisini hastabakıcı sanan adamın kafasına vurmadığı için.

PARK YERİ

İki genç kız telefonda konuşuyor. Alışverişe çıkma planları yapıyorlar. Bir şampuan reklamı bu.

- Alışverişe gidiyoruz değil mi?

- Evet ama, park işi ne olacak?

- Onu bana bırak.

'Mini' bir arabaya binip gidiyorlar. Otoparkta sadece tek arabalık yer var.

O yeri aynı anda üç araç birden farkediyor. Her birinde ikişer kişi.

Park işinin kendisine bırakılmasını isteyen genç kız, direksiyondaki arkadaşına beklemesini söyleyip arabadan iniyor.

Dalgalı uzun saçlarını savurarak salına salına bir yürüyüş yapıyor ki, eski yerli filmlerdeki sevgililerin kavuşma sahnesi gibi, ağır çekim izliyoruz o havalı yürüyüşü.

Diğer araçlarda bulunan avanak delikanlılar, gözlerini süzerek, çalım satarak yürüyen genç kızın yürüyüşüne dalgın/hayran/şaşkın bakarken, genç kızın direksiyondaki arkadaşı, o tek araçlık yere arabasını parkediyor.

Ne zeka, ne buluş, ne beceri!..

Hepsi iyi güzel de, sadece tek araçlık park yeri olacağını nereden biliyor hanım kızımız? Park yeri bulmak zor olduğu için, tahmini tuttu diyelim. Aynı anda iki araç daha geleceğini nereden biliyor?

Ve o araçlarda bulunanların, dalgalı saçlara bakarken parketmeyi unutacak türden erkekler olacağını?

Hüzn-ü Komik Saatli Maarif Takvimi'nden

Taş gibi bir sinir sistemi ancak heykellerde bulunur!..
(Nedret Türer )


30 Mayıs 2002
Perşembe
 
MEHMET ŞEKER


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED