|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Amerika, 11 Eylül'de saldırıya uğradığı vakit 'bizden biri' haline gelmişti. O güne kadar, iki büyük okyanusla ayrılmış, kıt'a büyüklüğündeki topraklarda herhangi bir saldırıya hedef olmamış olan 'tek süperdevlet'in, 11 Eylül saldırısıyla 'dokunulmazlığı' kalkmış ve Amerika'da 'küresel sistem'in bir parçası konumuna oturmuştu. 'Bizden biri' haline gelmişti demekten kasıt bu. Amerika'nın 'Saldırılmazlık imtiyazı'nın ortadan kalkmış olması... 'Küreselleşme' sadece para ve sermaye hareketleriyle, internet yoluyla bilginin sınır tanımadan dolaşmasıyla sınırlı kalamıyor. 'Terör' de küreselleşebiliyor. İşte New York'ta İkiz Kuleler ve Washington'da Pentagon'un vurulması, terörün küreselleşmesine işaret ediyordu. Amerika gibi bir süperdevletin, doğrudan kendi topraklarına yönelen teröre ve ardındaki unsurlara karşı harekete geçmesi ve tepki göstermesi beklenebilir, anlaşılabilir bir şeydi. Ayrıca, 'meşru' idi. O yüzden, Amerika'nın El-Kaide'ye ve onu barındıran Taliban'a karşı harekete geçmesi, bir 'küresel destek' elde etti. Bu desteğin ardında, büyük ölçüde, Amerika'nın tepki göstermesindeki 'haklılık'ın teslimi yatıyordu. Amerika'ya saldıranların bunu 'İslam adına' yaptıklarını iddia etmiş olması, en başta İslam Dünyası'nın ve Müslümanların sorunu idi. 'İslam' ile 'terör' arasına bir çizgi çekmek ve 'Müslüman kimlikli teröristler'i reddetmek, Müslümanların 'küresel düzlem'de ve 'yeni uygarlık projesi'nde yer alabilmeleri için, kimileri için zor ve can sıkıcı da olsa, kaçınılmaz bir zorunluluktu. Usame bin Laden gibilerinin 'Filistin davası'nın adını kullanma şarlatanlığına fazla prim verilmedi. 11 Eylül'e ilk tepki gösterenlerin başında Yasir Arafat ve Filistin Yönetimi'nin gelmesi, kendi davalarının o güne kadar bu konuda kılını kıpırdatmayanlar tarafından 'gaspedilme'ye kalkışılmasına karşı bir 'Filistin duyarlılığı'nı yansıtıyordu. Gelgelelim, Amerikan Yönetimi, 'uluslararası sistem'in 'lideri' olarak 'uluslararası terörizm'e karşı mücadeleye başlatırken, kendisine verilen 'avans'ı çarçur etmeye başladı. 'Uluslararası politika' sadece 'Realpolitik'in katı hükümleriyle yürümez. 'Uluslararası boyut' taşıyan herhangi bir soruna, 'adalet' duygusunu ortadan kaldırarak ve ihlal ederek yaklaşıldığı takdirde, 'tek süperdevlet' olsanız bile, sorunu çözemeyeceğiniz gibi, işleri arapsaçına çevirirsiniz. Dünyada 'Filistin sorunu' kadar, 'adalet' kavramının 'mihenk taşı'na vurulmaya layık, başka hiçbir sorun yoktur. Çünkü, tüm yerkürede Filistin halkından gayrı 'işgal altında' tutulan ikinci bir halk yoktur. Filistin halkının yarısı, 1948 ve 1967'de topraklarını terketmeye mecbur kalarak 'diaspora'da yaşamaktadır; geri kalanın bir bölümü İsrail'in 'Arap vatandaşları' ve en önemli bölümü ise 35 yıldır işgal altındadır. Amerika'nın İsrail'in güvenliğini ve Ortadoğu'daki varlığını güvence altına almak istemesi, çeşitli nedenlerden, anlaşılabilir ve bilinen bir olgudur. Ancak, 11 Eylül sonrasında, Amerikan politikası Filistin ile İsrail arasında 'nisbeten dengeli' bir konuma oturmadıkça, Ortadoğu'nun istikrarsızlıkla sarsılmasının, Ortadoğu'daki sarsıntının tüm uluslararası sistemi sallamasının ve 'terör'ün bir 'bumerang' gibi dönüp, 'dokunulmazlığı kalkmış' olan Amerika'yı yine vurmasının önüne geçilemez. Bu bakımdan, George W.Bush'un son günlerde izlediği politika, bölgeyi, dünyayı ve giderek Amerika'yı bir 'felaket'e sürükleme tohumlarını barındırıyor. Amerika, niçin böyle davranıyor? İşgalci İsrail'e Arafat'ın öldürülmesi konusundaki 'kırmızı ışık'ı hariç –o da kırmızı mı, sarı mı pek belli değil- Filistin topraklarına saldırması için George W. Bush'un yaktığı 'yeşil ışık', Amerikan Yönetimi'nin 'miyopluğu' ya da 'budalalığı' ile mi açıklanmalı? Mevcut Amerikan tavrının birkaç açıklaması var: 1. İsrail lobisinin Washington kararlarının üzerindeki geleneksel ve güçlü etkisi (Bu, Bush'un son tavrını açıklamakta en önemsiz gerekçe); 2. Cumhuriyetçi yönetimin, uluslararası politikaya ilişkin 'Clintonian' yaklaşımın tam tersini benimsemiş olması. Cumhuriyetçiler, Clinton'u, Ortadoğu ve Balkanlar'a gereğinden fazla 'müdahil' olarak, Amerika'nın gücünü harcadığı gerekçesiyle eleştiriyorlardı. Cumhuriyetçiler için, füze kalkanı, askeri bütçenin arttırılmasıyla erişilmez bir askeri güç olma, Rusya ve Çin'le ilişkiler gibi 'makro' konular ön planda. Ortadoğu, bu 'makro' hesaplarda bir 'yan yol' gibi algılanıyor. Bu nedenle, Clinton'un aktif 'engagement' politikası, Bush'un elinde Ortadoğu'da tersine, bir 'disengagement'a dönüştü ve bu da İsrail'in elini kolunu serbest bıraktı. 3. Filistin-İsrail eksenindeki manzara, Bush'un 11 Eylül sonrası kurguladığı 'şablon'a uyuyormuş gibi gözüküyor. Tel Aviv'de, Kudüs'te, Hayfa'da vs. lokantalara, süpermarketlere, kafelere, alışveriş merkezlerine gerçekleştirilen 'intihar saldırıları' ile NewYork ve Washington'da 11 Eylül'de girişilen saldırılar, Bush ve 'şahinleri'nin gözünde büyük 'benzerlik' gösteriyor. 4. Buna bağlı olarak, Bush, 'İsrail'in kendini savunma hakkı' kavramı ile Amerika'nın 11 Eylül ardından dayandığı 'kendini savunma hakkı'nın sonucu olan 'eylem serbestliği'ni İsrail'e tanımayı, kendi politikasının tutarlı sonucu olarak görüyor. 5. Bu çerçevede, Bush, Amerika'nın bastırdığı ve Em. General Anthony Zinni'nin formüle ettiği 'ateşkes'i uygulamakta Arafat'ın isteksiz davrandığına, hatta bunu savsakladığına inanıyor. Arafat'ın, bu sebeple, şimdiki şekliyle 'cezalandırılması'nı ve 'baskı altına alınarak', neticede 'ellerini havaya kaldırıp, Amerikan politikasının taleplerini yerine getirerek teslim olmasını' istiyor. Bu, Bush politikasının, içerde-dışarda sorgulanmaya başlanan 'geçerliliği'ni de dosta-düşmana kanıtlamaya yarayacak. 6. Bütün bunların yanısıra, Beyrut Zirvesi kararları, Filistin'deki 'İntifada'ya destek zeminindeki bir 'Barış Planı'nda Irak'la diğer Arapları buluşturdu; Irak'ın bir Amerikan saldırısına karşı 'sakınılması'nı içerdi. Oysa, Irak, Amerikan Yönetimi'nin bir 'kararlılığı' halinde idi. Dick Cheney, bölgeye bu konuda Arapları ikna etmeye gönderilmişti. Bol bol, Filistin konusunun önenimi dinledi ve ardından Beyrut Zirvesi kararları çıktı. Bu anlamda, Arafat'ın burnuna tank namlularını dayayacak çapta, 'Amerikan yeşil ışık'lı son İsrail saldırısı, Beyrut Zirvesi'nin kararlarına karşı 'Amerikan destekli İsrail saldırısı' olarak tanımlanabilir. Peki, böyle bir 'konjontür'de, Arafat, Bush'un isteğine uyarak 'Arapça' bir 'ateşkes çağrısı' ve 'intihar eylemleri kınaması' yayınlayarak, hem kendini kurtaramaz mı; hem de 'davası'nı ferahlatamaz mı? Hayır. Bunu yapamaz. Çünkü bunun bir 'siyasi teslim' olduğunu biliyor. Arafat'ın ve Filistin halkının 'gücü' yine 'güçsüzlüğü'nde. Konu, sonuç itibarıyla 'siyasi'. Eğer, 'ateşkes', bir 'siyasi çözüm ufku'na yani 'İsrail'in işgal altındaki topraklardan çekileceği ve bir bağımsız Filistin devleti kurulması doğrultusunda müzakerelere başlanması'na bağımlı kılınmazsa; bu amaca varmak imkansızlaşır. Üstelik, Amerika, iki hafta önce BM Güvenlik Konseyi'nin 'bağımsız Filistin devleti'ni öngören 1397 sayılı tarihi kararını kaleme almış ve geçen cmartesi günü ise İsrail'in Ramallah ve Batı Şeria'daki saldırısını durdurmasını ve birliklerini çekmesini öngören 1402 sayılı kararını desteklemişti. Yani, Amerikan politikası, yalpalıyor. Amerikan politikası ile birlikte Sharon da yalpalıyor. Bir yandan, Arafat'ı 'İsrail'in düşmanı' ilan ediyor, 'daha önce öldürmediğine pişman olduğunu' bildiriyor; diğer yandan Arafat'ın öldürülmeyeceği, etkisizleştirileceğine dair söz veriyor. Bir yandan 20 bin yedeği askere alıyor ve 'harekatın en az bir ay süreceğini' ve 'terörizmin altyapısının imha edileceğini' söylüyor; diğer yandan 'Amerika aracılığıyla Arap liderleriyle Barış Planı'nı görüşmek istediğini' bildiriyor. Her zamanki gibi, yola çıkmış ama nerede, nasıl duracağını 'bilemeden' ilerliyor. Anlamadığı, onun 'terörizm' dediğinin 'altyapısı' Ramallah'ta, Bethlehem'de, Kalkilya'da ateşe tutup, kan akıttıkları binaların içinde değil; milyonlarca Filistinlinin yüreğinin ta dibinde ve bu eylemlerle yeni yüreklere, asla ortadan kaldıramayacakları bu 'altyapı'yı ekiyor. İşler bu yönde ilerlerse, hiçbir İsrail şehri, hiçbir İsrailli, dünya yüzündeki hiçbir Amerikan hedefi ve Yahudi kimlikli merkez güvenlikli olmayacak. Sarsılan ve depreme tutulan sadece Ortadoğu dengeleri değil, tüm uluslararası sistem olacak. Bugün, Amerika ve İsrail'in karşısına dikilmek ve Amerika'yı tutum değişikliğine zorlamak; her ülkenin kendi 'ulusal çıkarını korumak' kadar, Amerika'yı 11 Eylül'lerden korumanın ve İsrail halkının kanının dökülmesini önlemenin en anlamlı yoludur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |