|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Ömer" diyorum, "Diyanet Vakfı'nın İslâm Ansiklopedisi'nde 'dil' maddesi var mıdır, yok mudur?" Fazla düşünmeden, "Olmaz olur mu? Vardır." diyor Ömer. "Dil" maddesinin bulunması gereken dokuzuncu cildi raftan alıp açıyorum ve okuyorum: "DİL / Türk devletlerinde ve özellikle Osmanlılar'da, ülkeleri ve orduları hakkında bilgi edinmek amacıyla düşman askerlerinden edinilen casus (bk.CASUS)" DİL / Kalp ve gönül anlamına gelen bir tasavvuf terimi (bk.KALB)" "DİL OĞLANI / Dîvân-ı Hümâyun'da ve sefâret tercümanları nezdinde çeşitli hizmetler gören lisan bilir gençler için kullanılan bir tabir (bk.TERCÜMAN)" Sonraki madde ise Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi... Sayfaları çevirince "Dilsiz" maddesinin bulunduğunu ve gerekli bilgilerin verildiğini görüyoruz. Ömer'e böyle bir soru sormama yol açan etken, sanırım şu: Biz Türkler öteden beri, özellikle kendi dilimizi üzerinde durulmaya, çalışılmaya, korunmaya değer bir varlık olarak görmemişiz. Bu kayıtsızlığımıza rağmen dilimiz, hayatın (tarihin?) getirdiği her çeşit etkiyi şöyle veya böyle içselleştirerek varlığını sürdürmüş. Kelime kadrosunda, bazı dil birimlerinde çağlar içinde önemli değişmeler olmakla birlikte, söz dizimi ve temel yapılar hep korunmuş. Fakat, gerek sözlük düzeyinde, gerek anlatım düzeyinde, gerekse yazım alanında oturmuş, istikrar bulmuş ve okur-yazarların (ve halkın?) ortak kabullerine mazhar olmuş bir "dil birliği" tarihimizin hiçbir döneminde sağlanamamış. Meselâ, Ahmet Turan Alkan Millî Edebiyat'ın dil anlayışının Türkçe için ideal ölçüleri getirdiğini ve bu ölçülere bağlı kalınması gerektiğini söylerken, günümüzdeki dil kargaşasına karşı bir "temenni"yi dile getirmektedir. Meselâ, D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük'ünde "toplum, kural, ilginç, ilke" gibi sözcüklerin karşısına "uydurma" açıklamasını koymakla yetinmekte; bunlara sözlüğünde yer vermeme gibi bir tavrı sanırım "gereksiz" ya da "aşırı" bulmaktadır. Bu sözcüklerin ve benzerlerinin "uydurma" olmalarına karşın hem konuşma dilinde, hem yazı dilinde dolaşıp durmaları, bu "acı gerçek" (!) de herhalde kendisini üzmektedir. İslâm Ansiklopedisi'ni hazırlayanların "dil" maddesine yer vermeyişlerinde, ülkemizde bu konuda tarihte yaşanan ilgisizlikle yüz yıldır yaşanmakta olan "aşırı ilgi"den doğan sorunlara bulaşmama isteği de etkili olmuş mudur, bilemiyorum. Ama bu durumun ansiklopedi için önemli bir eksiklik olduğu çok açık. Bu eksikliğin önümüzdeki yıllarda ansiklopedinin 25. veya 26.cildinde "lisan" maddesine yer verilmek sûretiyle telâfi edilmesi mümkündür. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de 25 yerde "lisan" sözcüğü geçmektedir. Şüphesiz, Türkçe ansiklopediye "lisan"dan ziyade "dil" yakışırdı. Niçin İslâm Ansiklopedisi'nde "dil" maddesine bakmak ihtiyacını duyduğumu söyleyeyim: 29 Mart 2002 tarihli Gerçek Hayat dergisi "Türkçe'yi kimler temsil ediyor, Türkçe kimleri temsil ediyor?" sorularını kapağına taşımış. Bu soruyu yanıtlamaya çalışan Murat Menteş'in yazısında da, "Milletin dili olmaz, dilin milleti olur" diyen İbrahim Kiras'ın yazısında da anlamakta zorlandığım yargılara rastladım. "Geçmişte Türkçe'yi Türk milletinin varlık sebebi gören anlayış hakim durumdaydı. (...) "Aydın" denebilecek zümre -ve dolayısıyla etkili basın yayın organları- dilimize sahip çıkmak, dilimizi geliştirmek, zenginleştirmek, yabancı etkilerden korumak gibi dertlere sahip değil. Oysa geçmişte bu durumun tam aksi yönde olduğunu biliyoruz. / Devlet eğitim politikasını Türkçe'ye değil İngilizce'ye istinat ettiriyor. Oysa geçmişte, doğru ya da yanlış yöntemler izlenmiş olması bir tarafa, devlet Türkçe'yi eğitim ve bilim dili yapmak yönünde politikalara sahipti.(...) "Geçmişte "Türkçe düşünen" insanların...." İbrahim Kiras'ın sözünü ettiği ve altını çizmek gereğini duyduğum "geçmiş" hangi dönemi kapsamaktadır, merak ediyorum. Murat Menteş'in sözünü ettiği "Dil Devrimi'nin başlıca amacı olan Batı'yla bütünleşme gayretinin" hüküm sürdüğü yılları mı, yoksa başka bir "geçmiş"i mi? İbrahim Kiras, yazısının sonunda şöyle bir cümle de kurmuş: "Çok unsurlu imparatorluk sistemi içinde "ana dilde eğitim" denen şeyi istemeyi düşünmeyenler bunu cumhuriyetin üniter yapısı içinde talep etmeye başlıyorlar." Bu cümleyi okuyunca Nuriye Akman'ın Kemal Burkay ile yaptığı konuşmayı hatırladım. (Zaman, 17 Mart 2002) Burkay, o konuşmasında medreselerde yüzyıllar boyunca Kürtçe eğitim yapıldığını söylüyordu. Bu doğruysa, insanların zaten sahip oldukları bir şeyi "talep etmeleri" gerekmez ki, diyebiliriz. Son söz: Dil, dinin yerine ikame edilmez, edilemez, edilmemelidir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |