|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
11 Eylül süreci dünyaya barış, huzur ve refah getirecekti; Filistin meselesi de, tarafların "diplomatik çabaları" sonucu çözüme kavuşacaktı... Böyle diyorlardı. Amerikan müdahalesine karşı çıkanlar, onların gözünde "terör yandaşı"ydı. Zaten çatışma eksenini "terörden yana olanlar" ve "teröre karşı olanlar" şeklinde koymuş, köşelerinde terör estiriyorlardı. 21. yüzyıl, globalizmin şekillendireceği daha "yaşanabilir" bir yüzyıl olacaktı. Değişmenin dinamiği Amerika Birleşik Devletleri'ydi. Dolayısıyla, ABD'nin "teröre karşı savaşı"nı anlamalı, desteklemeli, hatta gerekirse bu sürece katılmalıydık. Ya "global histeri"yi kutsamalı, ya da ufuksuz, astigmat ve ahmak suçlamalarını peşinen kabullenmeliydik. ABD uçakları Kandahar'ı, Kabil'i, Mezar-ı Şerif'i bombalarken, onlar bu cinayete ortak olmayanları suçlayan yazılar döktürüyorlardı.
11 Eylül'le hırsını alamayan teröristler "kimyasal saldırı hazırlığı yapıyorlar"dı hani? Hani FBI tek tek tespit etmişti bunları ve "saldırı anında" kıskıvrak yakalayacaktı? Hani ABD müdahalesi Afganistan'la sınırlı kalacaktı? Hani "teröre karşı savaş" en çok Filistinliler'e yarayacaktı? Hani Ortadoğu'da kalıcı barış ve istikrar sağlanacaktı? 68'li takımından bazı ahmaklar da müdahalenin sıcak günlerinde "kimyasal savaşın etiği" üzerine ahkam kesiyordu; bir miktar Hiroşima, bir tutam Duras duyarlığı ve tapon Fransız şairlerinin artık tapona çıkmış savaş karşıtı dizeleriyle "global histeri"ye pay çıkaran ahmaklar... Hiçbirinin aklına gelmiyordu şu soruları sormak: 130 ülkenin imzaladığı biyolojik ve kimyasal silahların yasaklanmasına dair uluslararası anlaşmayı imzalamayan tek ülke hangisidir? Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararını takmayan, üstüne üstlük işgali altında tuttuğu topraklarda kol kıran, cinayet işleyen, savunmasız çocukları kurşunlayan terörist devlet bu cesareti kimden almaktadır? Birinci sorunun cevabı elbette "Amerika" olacak. Afganistan'a müdahale konuşulurken, lütfedip, "Nükleer silah kullanmayabiliriz" diye açıklama yapan ve bunun (nükleer silah kullanmanın) bahşedilmiş bir "hak" olduğunu söyleyen ilk ve tek ülke. İkinci sorunun cevabı da Amerika olacak. Cheney'nin İsrail'e yaptığı ziyareti ve sonrasında olup bitenleri hatırlayın.
Huntington'ın İslam hakkındaki "hain ve fazla genelleyici" gözlemlerini içeren "Medeniyetler Çatışması" makalesi soğuk savaş sonrası Amerikan dünya politikasının nasıl, hangi paradigma(lar) etrafında şekilleneceğine işaret ediyordu. Makale, 1993 yılında yayımlandı ve şaşırtıcı biçimde dikkat çekti. Çünkü Huntington'ın tezi "öngörü"ye değil, (Amerikalılar'a ve özellikle Yahudiler'e dünya politikasında 'yeni bir hedef' üzerine orijinal bir tez sunmayı amaçladığı için), somut (askerî ve stratejik) bilgiye dayanıyordu. Huntington'ın çizdiği çatışma stratejisiyle, Fukuyama'nın Müslüman halklarla ilgili tehdit değerlendirmesi bugün fena halde örtüşüyor ve bu da bize "global terör"ün dehşet boyutlarını gösteriyor..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |