T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Özrü kabahatinden büyük

Bülent Ecevit, 'İsrail'in Filistin halkına karşı soykırım politikası uyguladığını' söyleyeli, tam iki hafta oldu ve iki hafta içinde sonuncusu 'yazılı' olmak üzere, tam dört kez özür diledi.

Üç güne bir 'özür' düşüyor. Türkiye'nin Başbakanı, İsrail'in 'Cenin katliamı'nın en utanç verici manzaraları dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmeye başladığı bir sırada, iki hafta önce yaptığı 'doğru gözlem'den rücu etmek için, her 'özür'ünde 'saçmalama dozu'nu arttırmaya başladı. Hele, Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği'ne 'virgülüne dokunmadan' ilgili yerlere iletilmesi için gönderilen 'özür' öyle bir özür ki, 'özrü kabahatinden büyük'.

Sonuncu 'özür'de, Ecevit, 'her iki tarafı da kastettiğini' bildiriyor. Öncelikle, doğru söylemiyor; çünkü DSP Grubu'nda yaptığı konuşmanın görüntüleri de, kasetleri de ortada. Hiç öyle 'iki tarafı da kastettiği' falan yok. Neyi kastettiğini, önünde iki büklüm olunan Amerikan Yahudi lobisi ve İsrail gayet iyi biliyor. Bu nedenle, bu 'üç günde bir' yapılan özürlerin 'inandırıcı' bir tarafı da yok.

Ya, ne var?

Bu 'özürler' aracılığıyla, Türkiye'nin İsrail ve Amerikan Yahudi lobisi önünde 'diz çöktürülmesi' var; ayrıca Türkiye'nin Ortadoğu'da 'oynayabileceği rolü' kaybetmesi var.

Konu, Ecevit'e karşı muhalefetin eline 'siyasi koz' verilmesi ya da Ecevit'in çeşitli köşe yazarları tarafından 'ti'ye alınması' noktasını aşmış; Türk dış politikasını son derece ciddi ve akıl almaz bir zaafa uğratan bir can sıkıcı bir özellik kazanmıştır.

Türk dış politikasının aldığı ve kolay kolay kapanmayacak olan yara, -kimisine göre büyük bir diplomatik gaf sayılacak biçimde- Ecevit'in İsrail'e öylesine sert biçimde yüklenmesinden ötürü değildir. Tam tersine, bu üç günde bir yapılan 'özür dilemeler'den ötürüdür.

Türkiye, Cezayir Kurtuluş Savaşı'nda, sömürgeci Fransa lehinde BM'de kullandığı oyun ayıbını on yıllarca taşımıştır. Bu 'ayıp', yaklaşık 30 yıl sonra, Turgut Özal'ın Cezayir ziyaretinde 'özür dilemesi'yle bir nebze giderilmiştir. 'Adaletsiz' ve 'tarih şuuru'ndan yoksun bir tavrı nedeniyle, otuz yılda bir özür dileyebilmiş olan Türkiye, haksız olmadığı bir noktada, üç günde bir özür diler duruma düşürülmüştür.

Burada 'özür dilenen', Cezayir örneğinin tam tersine, 'sömürgeci ve işgalci' politika güden İsrail ve Amerika'daki uzantılarıdır. Kimbilir nerelerden gelen ve ne tür bir baskıdır ki, Bülent Ecevit, üç günde bir özür diliyor; yani tam kelimesiyle 'diz çöktürülüyor' ve adeta 'yalvarma noktası'na itiliyor.

Başbakanı bu hale düşürülen bir ülkenin, tüm dış dünyaya verdiği 'mesaj' ne olabilir?

Türkiye'nin verdiği görüntü, İsrail ve Amerikan Yahudi lobisini aşmış ve tüm dış dünyaya, Türkiye'nin 'hangi mekanizma' ile, ne kadar 'esnetilebileceği'ne ve hatta 'diz çöktürülebileceği'ne ölçü teşkil etmiştir.

Böyle bir görüntü veren, bir ülkenin dış dünyada 'ne kadar ciddiye alınabileceği', böyle bir görüntü veren ülkeye 'ne kadar saygı gösterileceği'; düşünmeye, sormaya, araştırılmaya muhtaçtır.

Bülent Ecevit, Aralık 2001'de tüm uluslararası kamuoyuna Ariel Sharon'la yaptığı telefon konuşmasını ve bu konuşmada 'Sharon'un Arafat'ı öldürerek ya da sürgüne göndererek, bertaraf etmek istediği' izlenimini aldığını ilan etmemiş midir? İsrail ve Amerikan Yahudi lobisi, o dönemde, İsrail hükümetinde kıyamet koparan ve derhal yalanlanma zorunluluğunu hissettiren bu açıklamayı not etmemişler midir? O açıklamayı yapmış olan Ecevit'in dört ay sonra, yine gürültü koparan ve İsrail hükümetini sert biçimde eleştiren sözleri, İsrail'i ve Amerikan Yahudi lobisini şaşırtabilir mi?

Nitekim, doğan tepkiler üzerine Ecevit'in derhal 'özür dilemesi'nden sonra, 'rutin' biçimde üç günde bir tekrar tekrar özür dilemesinin, İsrail'in ve Amerikan Yahudi lobisinin, Türk dış politikasını gaddarca madara etmesi ve bundan zevk almasından başka açıklaması olabilir mi?

İsrail, koca Türkiye ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Baksanıza, Ecevit özür üzerine özür diliyor; ardından kimsenin itibar etmediği 'İsrail kuruluş yıldönümü'ne Türk generalleri doluşuyor.

Bütün bu manzara, Türk dış politikasını küçük düşürmüyor mu? Bir başka 'ironi': Konu, demokrasi ve insan hakları olduğu vakit, Avrupa Birliği'ne karşı 'ulusal onur' ve 'ulusal gurur' adına dayılanmayı iş edinenler; tüm uluslararası kuruluşların, gerçekleştirdiği 'katliam'dan ötürü eleştiriler yağdırdığı, şu dönemde tam bir 'uluslararası tecrit' yaşayan İsrail'e karşı her üç günde bir Türkiye'nin 'ulusal onuru' ve 'ulusal gururu' zedelendiğinde, ağızlarını açmıyorlar.

Bunun 'utanç verici' sebebi anlaşılıyor: Devletin bazı yetkilileri, duruma 'kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez' mantığıyla yaklaşıyorlar. Amerikan Yahudi lobisinin, Türkiye'yi Ermeni ve Rum lobilerine karşı, örneğin 'soykırım tasarısı' gibi konularda desteklemesi hesabı. Amerikan Yahudi lobisini kızdırmamak ve üzmemek, Türk dış politikasının başlıca amacı haline dönüştürüldü. Türk dış politikası, Amerikan Yahudi lobisinin 'hissiyatı'na 'rehin' edildi.

Sözde 'devlet adamı' edasıyla ortaya sürülen gerekçe de hazır: 'Devletlerarası ilişkilerde hissiyata yer yok'muş... İsrail'in önünde, ayrıca, Amerikan Yahudi lobisinden destek elde etmek hesabıyla 'iki büklüm eğilme'nin sahte gerekçesi.

Oysa, 'kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez' düsturu, tam ters istikamette işliyor. Amerikan Yahudi lobisi, Türkiye 1990'lı yılların ikinci yarısında İsrail'e yanaştıktan, 'Siyonist devlet'e, 'stratejik arka planı' sağlayarak onun 'işgalci-sömürgeci' konumunu pekiştirmesine katkıda bulunduktan ve Türkiye'nin paraları avuç avuç İsrail silah sanayiine akmaya başladıktan sonra; Amerikan Kongresi'nde Türkiye'ye 'müzahir' gözükmeye başlamıştır.

Bir 'yalan' ve 'çarpıtma'yı daha gözler önüne serelim: 'Ermeni soykırım tasarısı'nın bugüne dek Amerikan Kongresi'nde yasalaşmamasında Amerikan Yahudi lobisinin –İsrail'le yakınlaşmanın avukatlarının söylemleri ne olursa olsun– hiçbir esaslı rolü olmamıştır. Söz konusu tasarı, 1990'da yasalaşmanın eşiğine gelmişti ve buna Yahudi lobisiyle hiçbir ilişkisi olmayan nüfuzlu West Virginia Senatörü Robert Byrd, Amerikan ulusal çıkarlarına aykırı bulduğu için karşı koymuş ve yasalaşmasını engellemişti.

Kaldı ki, Türkiye, kendisini pışpışlasa da, doğrudan bir ilişkide bulunmasa da, Yahudi lobisi, 'Ermeni soykırım tasarısı'nın yasalaşmasına izin vermez. Çünkü, 'holocaust' yani 'Yahudi soykırımı'nın özgün ve tek olma özelliğini, kimseyle paylaşmak istemez. Yahudi lobisine ve giderek İsrail'e, 'psikolojik meşruiyet' sağlayan 'holocaust kurbanı' olan bir ırka mensubiyettir. 'Holocaust'un '20.Yüzyıl'ın en büyük insanlık felaketi ve trajedisi' olmasıdır. 'Holocaust' hissedarlığı 'soykırım' üzerinden Ermenilerle paylaşılamayacak kadar, Yahudi lobisi için, değerli ve önemlidir.

Türkiye, uzun yıllardır, 'stratejik bakma'yı ve 'kapsamlı bir dış politika' formüle etmeyi bir yana bıraktı. Türk dış politikası, Amerika'ya, silah alımları ve ortak askeri manevralar aracılığıyla İsrail üzerinden 'Amerika Yahudi lobisi'ne büyük ölçüde endekslendi. Washington'a her giden Türk yetkilisi, 'Mekke'ye gidip Kabe'yi görmemek olmaz' örneği; Beyaz Saray görüşmelerini takiben, mutlaka ve çok kez sadece Washington Institute'da konuşma yapmayı iş edindiler. Washington Institute, İsrail'in resmi lobi kuruluşu AIPcommittee AC'ın (American Israeli Public Affairs Committee) think-tankıdır. Dahası, 28 Şubat döneminden bu yana, dönemin Genelkurmayı'nın yaptığı bir anlaşmayla, altı ayda bir değişmek üzere, Genelkurmay'da görevli bir subay Washington Institute'a gönderilmektedir.

Hal böyle olunca, Bülent Ecevit'in, niçin üç günde bire yayılan özür dilemelerle diz çöktüğü ve ona diz çöktürüldüğü anlaşılabilir.

Dış politika bu hale sokulduktan sonra, Türkiye'nin, İsrail'e ve Yahudi lobisine 'rehin' durumdan kendisini kurtarmadığı sürece, Ortadoğu'da bir ağırlığı olması beklenebilir mi?

İsmail Cem'in George Papandreu ile tasarladığı bölge çıkartmasının akıbetinden haberiniz var mı? Zaten, İsmail Cem'i 'hadi gidelim' diye davet eden Papandreu idi. Söz konusu girişim, Filistin topraklarını 400 yıl yönetmiş olan Türkiye'nin girişimi değildi. O bölgeyle hiçbir ilişkisi olmayan Yunanistan'ın, kendisini Türkiye'nin sırtında bölgeye taşıtma girişimiydi.

Hem, Colin Powell'ın, AB yetkilileri Javier Solana, Dönem Başkanı İspanya'nın Dışişleri Bakanı Josip Pique ile, ve Madrid Barış Konferansı'nın eş başkanı Rusya'nın Dışişleri Bakanı İgor İvanov ve üstelik BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la Madrid'de biraraya gelmesinden ve uzun bir Ortadoğu turu atmasının ardından, Cem-Papandreu girişimin, bir şansı, bir ağırlığı, bir anlamı ve bir gereği var mı?

Yahudi lobisine yönelik üç günde bir özür dileyen bir Başbakan ile, Türkiye'nin Ortadoğu'da bir ağırlığı olmasının imkanı var mı?


19 Nisan 2002
Cuma
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED