|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yol önemliydi bir zamanlar; yolcular değil... Yol vardı, yollar vardı, bir de yol kesiciler... Sadece yollar mı? Hanlar da vardı, hancılar da... Esasen bu yollar hiç değişmedi; hiç ortadan kalkmadı; çünkü bu yollar hep vardı. Dünya hiç 'yol'suz kalmadı; bu nedenle yollar yol kesicilerden hiç mahrum kalmadı; hanlardan da, hancılardan da... Yolcular? Yolcular hiç önemli olmadı, çünkü bu yolları inşa edenler yolcular olmadı. Yolları yolcular bulmadı; bilakis yolcuları bulan, onlara varlık veren yine yolların kendisi oldu. Evet, yolcular bu yolları hep hazır buldular, kendilerini hep yolda buldular, ne yazık ki içlerinden çok azı yolda kendilerini buldular. Yol belli, yolun istikameti belli, yoldaki kurallar belliydi. Hanlar da belliydi, hancılar da... Sadece hancılar yolcuların başlarına nelerin gelebileceğini bilebilirlerdi. Biliyorlardı ama söylemiyorlar, söyleyemiyorlardı. Yolcuya ihtiyaç yoktu çünkü. Hancıların yolculara gerçekten de ihtiyaçları yoktu. Onlar yolculara değil, yollara medyundular. Sanıldığının aksine onları var eden yolcular değil, bizzat yolun kendisiydi. Yol olduğu, yollar varolduğu sürece yolcuların da varolacaklarını yine bir tek onlar biliyorlardı. Hanlar yolların başında değil, belki ortasında bulunuyorlardı ama yolcular onları aslâ bir "ara durak" gibi görmüyorlar, aksine hareket düdüğünün çalındığı başlangıç noktaları olduklarına inanıyorlardı. Gözlerini handa açıyorlar, ancak bir handa bulundukları için yola revan olduklarını sanıyorlardı. Öncesini sormak değil, düşünmek dahî yasaktı ve bu, yolda-olmanın değişmez kuralıydı. Kendisinden hareket edilen han ile yolda rastlamanın muhtemel olduğu diğerleri arasında fark vardı? Çok az yolcunun yolu bir başka hana daha düşebiliyor ve fakat bu sefer yolcu bu hanın öncesini düşünmekten menolunuyordu; zira yolun raconu, hanları dinlenilebilecek değil, ancak kendisinden hareket edilebilecek birer 'gar' şeklinde tasavvur etmeyi zorunlu kılıyordu. "Beyaz sayfa açmak" hancıların icat ettiği bir slogandı. Her han birer beyaz sayfaydı; bu yüzden her yolcu beyaz bir sayfayla ağırlanıyor, lâkin kirlenen ellerini ikinci bir kez yıkıyamıyordu. Yolcular ölüyorlardı; biteviye ölüyorlardı. Arkadan yeni yolcular geliyorlardı; yaşamayı başaranlar ise yaşamayı başarabildikleri içindir ki 'hancı' olmaya hak kazanabiliyorlardı. Oyunu bu yüzden sadece hancılar biliyorlardı. Hancılar yaşamaya devam etmek istediklerinden, hanlar bâki oldukça beka bulacaklarına inandıklarından, en nihayet hayat kaygusuyla oyuna devam ediyorlardı. Bir oyunda, bir oyun için varolmuşlardı; varolabilmeleri için oyunun devam etmesinden daha tabii ne olabilirdi? Bazı mecnunların çıkıp sırrı açıkladıklarında -sırf sırrı açıkladıkları için- başlarına neler geldiğini bilmiyorlar mıydı? 'Oyunbozanlık' diye dense dense buna denebilirdi. Oyun bozulmamalıydı, oyuna devam edilmeliydi. O halde 'sır' da ifşa edilmemeliydi. Yolcular ölebilirdi, ölmeliydiler de... Bu sadece oyunun kuralı değil, oyunun ta kendisiydi. Ancak oyunun onu daha da ilginç kılan bir yönü daha vardı: Sırrı ifşa eden mecnunları öldürmek görevi yolculara verilmişti. Evet, yolcuların ölmemeleri için ölmeyi tercih eden bu mecnunları öldürenler de oyunun kuralı gereği yolcular idi. Kendilerini yolda bulanlar, yolda kendilerini bulanları öldürüyorlardı. Ol rivayete göre, yolda kendilerini bulanlar, kendilerini yolda bulanlara bu yüzden hiç kızmazlarmış; hicranları yolda kalanlara imiş; yani sırf 'hancı' olabilmek için yolda kalmayı marifet bilenlere... O halde hancılara itibar etmeyi bırakalım da, "Ey yolcu! Marifet kendini yolda bulmak değil, yolda kendini bulabilmektir!" diyen sesin sahipleri var mı hâlâ aramızda, bunu bir düşünelim; yoksa yok olalım!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |