|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kara kalabalıkların, hapislere atılmış, siyaseten dışlanmış, hâlâ birtakım yasaklarla boğuşan bir siyasetçiyle kaderini "bu ölçüde" tevhid etmesini neye hamletmeli? Makul çoğunluk (medya çemişinin kavramsallaştırdığı "çoğunluk"la ilgisi yok bunun, adına "halk" denilen kara kalabalıklardan sözediyorum), Tayyip Erdoğan'ı seviyor. Giderek "bağlanma"ya dönüşen bir sevgi bu. Yeni karalama kampanyaları açıldıkça, ortaya yeni kasetler döküldükçe, sevginin dozu artıyor. Bu, sadece bir olguya değil, bir "sosyoloji"ye işaret ediyor. Bunu görmek lazım.
Elbette kasetleri, kasetlerdeki sözleri, bugün fazlasıyla anakronik kaçan o eski "siyaset yapma" biçimini savunuyorum; kaldı ki, on yıl önce yapılmış bir konuşma o. Kim on yıl önceki gibi? Kasetleri temin edip servise koyan arkadaşlar da dahil, kaçta kaçımız on yıl önceki gibi düşünüyoruz? Hangimiz on yıl önceki yerdeyiz? Reha kardeşimiz, örneğin, "Atina'dan bildiriyordu". Kasetlerde "suç" vehmedip "bunlar böyledir işte" diye üst perdeden ahkam kesen arkadaşımız (ismi lazım değil), sağcı ve muhafazakar bir gazetede "sağ görüşlü" yazılar yazıyordu. Çevik Bir "sivil toplumun önünü açmak için" cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıklamamıştı. Süleyman Bey Çankaya hesapları yapmıyordu. Güven Erkaya dinç ve sağlıklı bir askerdi. Turgut Özal yaşıyordu. "Soğuk savaş"ın biçimlendirdiği kavramlar henüz tedavülden kalkmamıştı. Yerinde sabit kalan, bir tek İlhan Selçuk... Evet, bir tek İlhan Selçuk... Doğu Perinçek bile değişti yahu, siz ne diyorsunuz! Eskiden, "Kemalist burjuvazi işçiyi ezmiştir, kurtuluş savaşı Yunan emekçilerinin zaferidir" diyordu, şimdi kemalist barikatlarda "gericiliğe karşı" savaş veriyor; sağlam ve sahih bir müntesip...
Adalet ve Kalkınma Partisi kurulduğunda, keyfiyet, bir kısım siyasetçiyi, "mason dayanışması"na benzer yapılanmalarıyla belediyelerden kartel gazetelerine iftira servisi yapan bazı arkadaşları, onların Moldovya uyruklu uzantılarını, büyük burjuvanın komprador kesimini, belli bir bürokrat azınlığı ve ANAP güdümlü bir kısım medyayı derin kederlere garketmişti. AK Parti'nin, halihazırda, Türkiye'yi içine yuvarlandığı siyasetsizlik ortamından kurtaracak bir "çıkış", bir "şans", bir "imkan" olmasıydı belki de bu arkadaşları ürküten. Kimbilir... AK Parti, onların deyimiyle "Tayyip'in partisi" ya da bugüne kadar kurulmuş 39. parti olmanın ötesinde, siyasete yeni bir kulvar açacak, sadece siyasete değil, ANAP'yla DSP'siyle MHP'siyle tüm partilere itibarını iade edecek bir girişimdir oysa... Çünkü, halk siyasetçiye güvenmiyor, siyaseti "çözüm mercii" olarak görmüyor. Siyasete yönelik halk tepkisi, (ekonomik krizin de etkisiyle) son yıllarda mihver değiştirip, parlamentoya ve siyaset kurumuna karşı her düzeyden kabul gören bir "çürütme kampanyası"na dönüştü.
Türkiye'nin çıkışı "siyaset"ten geçiyor. Siyasetin çıkışı da, ne garip tecellidir ki, bugün yok etmeye uğraştığımız "Tayyip rüzgarı"na bağlı...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |