|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Arafat'ın içinden geçenleri dillendirdiğine rastlamak pek kolay değildir. Ne zaman gerçek duygularını dile getirdiğini anlayabilmek de öyle. Gerçek duyguları nedir ki? Gerçek ile gerçek ötesi Arafat'ta içiçe geçmiş, üstüste binmiş olmalı… Arafat gülerken gözbebekleri ağlar. Yüzü çelişik ve çatışmalı duyguların bir karmaşasıdır. Cesaret, öfke, kararlılık, kurnazlık, entrikacılık, saflık, sevecenlik çirkin ama sevimli ve tuhaf bir karizmanın aynası olan yüzünde birarada bulunurlar. Entrikacılığa varan bir kurnazlık. Dostlarına sadakat. Otoriter, sert, hırçın bir mizaç ve yufka yüreklilik. Acımasız, matematik kesinlikte siyasi kararlar. Çocuk sevgisi. Şeytani bir zeka. Çocuksu bir içtenlik. Hepsi biraradadırlar…" Bu satırlar bana ait. 15 yıl önce yayımlanmış 'Güneşin Yedi Rengi' adlı kitabımın 'Arafat: Bir Buruk Serüven' başlıklı bölümünden. 1982'de Ariel Sharon komutasındaki İsrail orduları, Beyrut'u karadan kuşatmış, denizden ablukaya almış, havadan, karadan, denizden döverken oradaydım. Filistin liderinin 'kellesi' istenirken, o kahırlı yaz aylarını onunla birlikte geçiren kuşatma altındaki binlerce kişiden biriydim. 1982 Eylül'ünde Beyrut limanını vakur adımlarla ve havaya sıkılan selam kurşunları arasında terkederken, bir tümseğin üzerinde 'buruk serüveni'ni yakından izleyenler arasındaydım. Bir yıl sonra Kuzey Lübnan'da, Trablusşam'da Suriye kuşatması altında yine 'kellesi' istenirken yakınındaydım. Suriye topçu ateşi altında Turbul tepesinde birlikte yürüyorduk. Tunus'ta ölümden kılpayı kurtulduğu karargahında bombardımanın altından çıkan eşyalarını incelerken yanındaydım. 1970'ün 'Kara Eylül'ünde Ürdün başkenti Amman'da ölüm-kalım mücadelesi verdiği sırada tanımıyordum. Ama Ankara'da 'dayanışma gösterisi' yapan genç öğrencilerin başını çekenlerden biri bendim. Sharon'un avucunun içinde, bir 'fiili tutuklu' olarak Arafat'ın 'siyasi yaşamı'nın son saatleri sayılmaya başlanmışken, Arafat belki de 'fiziki ömrü'nün son demlerine gelmişken; benim gibilerin kendilerini, yaşamın koca bir parçasının koparak siberuzayda kaybolup gitmesi gibi bir duyguya kaptırmaması imkansız. İngiliz The Observer gazetesinde Peter Beaumont, 'Arafat: Hâlâ lider, ama neyin lideri?' başlıklı yazısı, Arafat'ın şu Ramallah günlerini 'görsel' bir çarpıcılıkla yansıtıyor. İzleyelim… "… (14 yaşındaki) Ömer ve İbrahim bize Arafat'ın iki aydır fiilen tutuklu bulunduğu binaya saldıracak tankları ve İsrail askerlerini durduracaklarını söylüyorlar. İsrailliler'i sapanlarıyla durduracaklarını anlatıyorlar. Annelerinin kendilerinin burada bulunduğunu bilmemelerine rağmen, kendilerinin 'asker' olduklarını anlatıyorlar. Eğer Filistin'in çocukları, onun yaşam boyu rüyası olan bir Filistin devleti uğruna hâlâ yaralanıyorlarsa, duvarların ardında, bürosundaki İhtiyar Adam farklı bir acıdan muzdarip. Eğer Ömer ve İbrahim bir şeyi simgeliyorlarsa, o, tüm hatalarına rağmen, bir adamın, Filistin davasının yaşayan simgesinin aşağılanmasıdır. Başkan'ı ne incitirse, herkesi, tümünü incitir. Arafat'ı kısa süre önce ziyaret eden bir dostu, 'Gerçekten tutuklu' diyor, 'Şu anda kontrolü birkaç yüz metrelik bir alan. İki yıl önce fiili bir devlet başkanıydı ve öyle muamele görüyordu. Şimdi tüm iktidarından arındırılmış vaziyette.' Toplantılarını odalardan birinde düzenliyor (gerçi şu sıralarda bu amaçla gelebilen pek az ziyaretçisi var). Genellikle hareket halinde karnını doyuruyor, tavuklu sandviç, vazgeçemediği bal ile karıştırılmış zeytinyağı ve tuzlu badem. Bir başka odada uyuyor, öğleden sonraları orada kestiriyor ve uyandıktan sonra sabah saatlerinde çalışıyor, son dakikada, hatta geceyarısı toplantı çağrısı yapıyor. Son haftalarda kendisi görenler, onu çok kez yorgun ve moralsiz olarak tanımlıyorlar. Gazetecilerin sorduğu sorulara asla cevap vermemekle uzun zamandır bilinirken, yakın geçmişte cevapları öylesine kopuk oldu ki, tercümeleri bile imkansızdı. Kimi zaman çok açık sözlü olduğunda ise, İsrail ya da Washington'daki imajına hiç yarar sağlamayacak biçimde öfkesine yol verdi. Aralık ayında, -Amerika'nın onayı ile olduğu besbelli olan- şiddetli İsrail hava saldırılarından sonra, İsrail'in Birinci Kanal'ına çıktı ve kontrolünü kaybetmiş gözüktü. 'Yarabbim' diye bağırdı 'Amerikalılar'ı niye gözönüne alacakmışım! Amerikalılar sizin yanınızda ve size herşeyi verdiler. Size uçakları kim verdi? Amerikalılar! Size tankları kim verdi? Amerikalılar! Size kim para veriyor? Amerikalılar! Bana Amerikalılar'dan söz etmeyin.' Bütün bunlar, herhalde, artan tecritinin yoğunluğunun bir işareti. Ramallah'taki ikametgahında kıstırıldığı ilk ay, sadece Arap dünyasındaki eski dostlarından ve sadece Katar ve Ürdün Dışişleri Bakanları'ndan destek telefonları aldı, liderlerinden bile değil. The Observer'a açıklama yapan bir kaynak, 'Destek için can atıyor ama kimse çağrılarına kulak asmıyor' diyor; 'Söylemiyor ama sanırım terkedildiğini hissediyor.' Daha önce de kıstırılmıştı ve aynı ölçüde ciddi biçimde. Beyrut'ta 20 yıl önce yine kendisini öldürmek isteyen o zaman İsrail Savunma Bakanı olan Ariel Sharon tarafından kuşatılmıştı. Ama Beyrut'ta hareket ettiği alan, Filistin topraklarının bu küçük parselinden çok daha genişti. Ve Arafat daha genç bir adamdı. Şimdi, kabul etse de etmese de, soru, ateşten son bir sıçrama ile kendisini kurtarabilecek mi, yoksa bu gerçekten bir son mu olacak. … Bu, Arafat'ın kendisine yönelik de bir sorun. Geçen hafta bir ziyaretçisine buruk biçimde 'Barış bizler için geçerli değil' dedi, 'Çocuklarımız için.' Bir gün önce bir başka muhabire, tıpkı genç insanları gibi bir şehidin ölümünü yaşamayı tasarladığını söyledi. Arafat, tüm iktidarından yavaş yavaş arındırıldığı gibi pek devrilebileceğe benzemiyor. İsrailliler Filistin Yönetimi bölgelerinde dolaşamadığını söylüyorlar, oysa gerçekte isterse bulunduğu binayı terkedebilir. Tehlike burada; böyle yaparsa tekrar onu geri göndermeyebilirler. Egemenliği ve meşruiyeti, birkaç yüz metrelik bir alandaki bürolara, barakalara ve bir telefona ince biçimde bağlanmış durumda. … Bütün bunlar kaçınılmaz soruyu beraberinde getiriyor -Arafat'tan sonra, ne? Sorun, Filistinliler'in kabul ettiği gibi, Filistin Yönetimi içinde herkesin üzerinde anlaşacağı, Arafat'ın sahibi olduğu sembolizm ve meşruiyetten yararlanacak görünen hiç kimsenin bulunmaması." Sorun, şayet o da 'Arafat sorunu' ise, Arafat'la görünen ve onun gösterdiğinden çok daha derin ve boyutlu. Ortadoğu'nun her yönünü derinden sarsacak ve sarsıntısını Amerika'ya kadar yansıtacak şiddette bir sorun. 15 yıl önce 'Güneşin Yedi Rengi'nde 'Arafat: Bir Buruk Serüven' bölümünde Arafat için şunları da yazmışım: "Öyle bir dev rolü vardı ki, bu dünyadan göçüp gitse Filistin davasının Filistinliler'in elinden çıkıp el değiştirmesi hiç yabana atılmayacak bir ihtimal olurdu. Onun sahneden çekilmesiyle sadece Filistin sorunu değil, Ortadoğu ihtilafı da bilinmez dehlizlere dalabilirdi. Kimilerinin, dünyanın en hassas bölgesinde silahlara sarıldı diye şiddetin simgesi olarak tanımlamak istedikleri kişi, garip biçimde, aynı zamanda uluslararası dengenin emniyet sübabı gibiydi…" Bu 'özelliğin' 2000'lerin başlarında da farklı olduğunu sanmıyoruz. Tartışacağız…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |