T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Derviş, Türkiye'yi nasıl görüyor?..

İngiliz düşünür John Locke'a (1632-1704) göre, insan doğduğu zaman beyni (veya bilinci), bir yaprak "Beyaz Kâğıt" gibidir..

Bu "Beyaz Kâğıt" kavramının Latince karşılığının, "silinmiş tablet" anlamındaki "Tabula Rasa" olduğunu biliyoruz.

İşte bu "Tabula Rasa" kavramı, İngiliz ampirik (empiricizm) felsefesinin de özüdür.. Yani herşey deneyerek, tecrübelerle öğrenilir.. Fransız felsefesinin "Rasyonalist" sistemindeki akıl ve hesap unsurundan daha fazla, ayağı yere basan ve kolay anlaşılan bir düşünce tarzıdır ampirik yaklaşım..

Peki İngiliz veya Fransız felsefesini bilince, bunlardan biz Türkler'e ne çıkıyor?

Acaba Türk toplumunu, deneyimleri mi, yoksa aklı mı yönlendiriyor?..

Biz Türkler, deneyimler ve gerçekler ortada olsa bile, Rene Descartes (1596-1650) gibi "herşey yanlış olabilir" mi diyoruz?.. "Madem düşünüyorum -öyleyse ben varım", yani "Cogito Ergo Sum" diyerek, Kartezyen bir rasyonalizmin peşinde mi koşuyoruz?..

Eğer "tarih" gibi, "mantık" ve "felsefe"yi de, lisede ezberlenip sonra unutulan "baş belası dersler" olarak görmeseydik, bugün Türk toplumunun içinde bulunduğu durumu, çok farklı boyutlarda tartışabilirdik..

Baksanıza.. Girne Amerikan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuncer Gülensoy'un saptamalarına göre, Türkçe'de 78 bin ana-kelime varmış.. Ama büyük kitle, günde 400 kelime ile idare ediyormuş.. Kırsal kesim insanına ise, günde 40-50 kelime yetiyormuş..

Ecevit Türkçesindeki 200-300 kelime bize yetmiyor mu aslında?..

Esenlik.. Eşgüdüm.. Dışsatım.. Mutluluk..

Düşünce tarzımız da irrasyonel bir deneyimsizliğe dönüşmedi mi?

Mesela Kemal Derviş'e, Türk siyasetini ve ekonomisini, yapısal açıdan irdelemesini söyleyin..

Alacağınız cevabı tahmin etmiyor musunuz?

-Ankara'da çok yeteneksiz ve ufuksuz kadrolar işbaşında.. Kamuyu borca boğmuşlar.. Siyaseti, zaten zarar eden devletin pastasını yağmalamak olarak görmüşler.. Zarar eden kamu bankalarının açıklarını, "görev zararı" diyerek, devlet bütçesinden kapatmışlar.. Enflasyonu körüklemişler, sosyal adaletsizlikeri derinleştirmişler, rekabeti ve hukuk kavramını ayaklar altına almışlar.

Kemal Derviş'e sormaya devam edin..

-Peki şimdi sen ne yapıyorsun?

Şu cevabı verirdi..

-İMF'den kaynak alabilmek için, halkın alım gücünü, zamlarla, vergilerle kısıyorum.. Bu bozuk tabloya neden olan politikacılar, kuzu gibi bana uyuyor.. Çünkü artık halkla ipleri kopartmışlar.. Ankara şimdi Anadolu'ya değil, Washington'a dayalı yaşıyor. Bereket halk da kuzu gibi.. Ya da sivil toplum örgütlenmemiş.. Ensesine vurup, lokmasını alabiliyorsun..

Kemal Derviş'e Ankara'daki ortamı daha açık anlatmasını söylerseniz de, şu cevabı alırdınız..

-Başbakan yaşlı ve yorgun.. Bereket Hüsamettin Özkan var.. Her sorunu ona anlatıyorum, çözümü o üretiyor.. Hepsi anlamış ki, eğer 11 Eylül ve Afganistan savaşı olmasaydı, Türkiye Arjantin'den kötü olurdu.. Bu yüzden, Washington kaynaklı her sözü, bir emir gibi alıp, uyuyorlar..

Açıkçası, Türk siyasetinin, ekonomisinin ve toplumunun durumu böyle..

Bu durgun, felsefesiz, mantıksız anlayış, bir yerde de "Tayyip Erdoğan'ı nasıl engelleriz" veya "Kemal Derviş'i CHP'ye mi, ANAP'a mı, DSP'ye mi yamasak" arayışı içinde..

Ampirizmi veya rasyonalizmi seçmek, işe yaramıyor..

"Vizyon" da, laf burada.. Ufku değil, bir hafta sonrasını görmek, büyük başarı..

"Şey", "yani", "ıh", "hıh" gibi kelimeler, bugünün Türkçesine yetiyor..

ŞAKA

Kararsız Kasım!..

Bir ülkede çok kararsız bir yönetici varmış..

Gaza vergi koyar, sonra "Bu gazı nasıl ucuzlatalım" dermiş.. Emlak Vergisi'ne zam yapar, sonra "Emlak Vergisi vatandaşı eziyor" dermiş.. Irak'ta Saddam'ı tutar, Amerika bastırınca "Saddam'dan bana ne" dermiş..

Bir ev yaptırmaya karar vermiş.. Kararsızlığını bilen karısı, onu inşaata hiç sokmamış..

Ev bitmiş.. Yönetici evi gezerken, bakmış, koca evde bir tuvalet var.. Nedenini sorunca, şu cevabı almış..

-Kararsızlığınız yüzünden, ona mı edeyim, buna mı edeyim derken, altınıza etmeyesiniz diye bir tuvalet yaptırdım..

MÜTECAVİZ ÇARPIKLIK

Kendini bilmek ve nasihat etmek!..

Bektaşi'ye sormuşlar.. -Dünyada en zor şey nedir, en kolay şey nedir?

Cevap vermiş..

-Dünyada en zor şey kendini bilmektir.. En kolay şey de nasihat vermektir..

Aslında kendini bilmezlerin, sürekli nasihat verdiği bir ortamda yaşamak, daha da zor değil mi?

O kadar iyi anlıyorum ki Erol ve Haldun Simavi'nin neden basın patronluğunu bıraktıklarını.. Neden bir Nadir Nadi'nin veya bir Ercüment Karacan'ın benzerlerinin, yine basın patronu olmadıklarını..

Bu dönemde, "Basın Patronu" olmak için en uygun isim Dinç Bilgin'di..

Yazık oldu.. "Medya" ile "Mafya"yı birbirine karıştıranların rüzgarında, kendine özgü "Aile içi kurallar"ın çiğnenmemesini, ön-planda tutmaya başladı..

"Aileye ihanet etmeyenler" şimdi dışarıda, Dinç Bilgin bir yıldır tutuklu..

Keşke tersi olsaydı.. Suskunların ağır bastığı, "işyeri" ile "başka işler"in birbirine karıştığı o çarpık düzende, "aile"ye önce Dinç Bilgin ihanet etseydi..


30 Ocak 2002
Çarşamba
 
MEHMET BARLAS


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED