|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
WASHINGTON - AK PARTİ Genel Başkanı Erdoğan, Davos için geldiği ABD'de, zirve öncesinde, çeşitli think-tank kuruluşları ve üniversitelerde vereceği konferanslar dizisine Uluslararası Strateji Merkezi (CSİS) ile başladı. Merkezin Türkiye birimi başkanı olan Bülent Alirıza'nın yönettiği oturumda, Erdoğan partisini tanıtan, dış politika ile ekonomiye değinen ve özellikle de 11 Eylül'ü ele alan bir konuşma yaptı. Konuşmanın ana hatlarını Yeni Şafak sayfalarında ayrıntılı olarak okuyacaksınız, bu nedenle asıl olarak Erdoğan'ın temsil ettiği sosyolojinin nasıl algılandığına dair bir belirleme yapmak anlamlı olacak. Erdoğan kendisi ile "siyasal İslam" arasına kesin bir mesafe koyarak, "din eksenli" bir siyaset gütmediğini vurgulu bir biçimde belirtiyor. Bununla beraber "muhafazakar demokrat" bir siyasetin "adresi" olarak Ak Parti'yi işaret ediyor. Bunun karşısında sorulan sorular ise sürekli olarak İslam ve demokrasi temelindeki bir temasın nasıl bir siyaset doğuracağı noktasında yoğunlaşıyor. Bu ikili arasında bir "gerilim" kurgulayarak kendini tanımlamış olan "Milli Görüş" geleneğini ve bunun karşısında da dindarların toplumsal kimliklerini bastırmaya yönelen uygulamaları Türkiye yakından biliyor. Daha büyük ama daha az bilinen bir gerilimin 11 Eylül sonrasında ABD'de oluştuğunu en demokrat ortamlarda bile görmek mümkün. Bu nedenle, bu ikilinin nasıl temas edeceğine dair bildik ve genel geçer analiz şemalarına çok itibar edilmediği görülüyor. Buna karşın olay bir kenara atılmış veya tamamen güvenlik mantığına terkedilmiş de değil. Bu konuda rasyonel bir yaklaşım aranıyor. Bu nedenle "merak" çok yoğun. Erdoğan esas olarak demokrasinin temel bir siyasal yöntem olduğunu her vesileyle belirtiyor. Türkiye'deki sıradan vatandaşın Müslümanlığı ile "siyasal İslam" arasına kesin sınırlar çekiyor. Bunun ardından ise Müslümanların hassasiyetlerinin demokrasiyle çelişmediğini izah ediyor. Buraya kadar önemli olan şey, siyasal İslam'ın tepeden inmeci totaliter siyaseti ile kendisi arasına çizgi çekme konusunda Erdoğan'ın gösterdiği kararlılıktır. Fakat bu kararlılık, ne kadar yoğun olursa olsun tek başına çok cazip değil. En azından Erdoğan'ın takip etmek istediği siyasetin "ne olmadığını" anlatsa da "ne olduğunu" anlatmaya yetmiyor. Bu noktada Erdoğan bir adım ileri giderek, Müslüman kimliğinin demokrasi için bir "sosyolojik derinlik" yaratabileceğini söylüyor. Böylece İslam'ı siyasallaştıran totalite ile demokrasiyi dinselleştiren totalitenin yarattığı gerilimden beslenmeyen, böylesi bir siyasal pozisyondan ısrarla kaçınan bir siyasi duruş belirliyor. Bir bakıma Müslümanlar'ın "dini kimliği"ni siyasetin tartışma konusu olmaktan çıkaran ama buna karşılık Müslümanlığın "toplumsal kimliğini" dikkatle konumlandıran bir farklılık olarak altı çizilmelidir bunun. Dini hassasiyetleri siyasette temsil etme iddiasındaki "Milli Görüş" çizgisinin de, buna tam olarak karşı olan siyasetlerin de buluştuğu ortak nokta, "dini kimlik" ile "dindarların toplumsal kimliği"ni birbirine karıştırmak olmuştur. Bu karışıklıktan çıkan her türlü siyaset de demokrasinin alanının genişlemesine değil, tam tersine otoriterliğin alanının genişlemesine yol açmıştır. Kendilerine siyasi alan açmak üzere, demokrasinin alanını daraltmaktan çekinmeyenler bunu görmezden gelmiştir. Erdoğan'ın söyledikleri içinde en çok dikkat çeken nokta, demokrasinin alanını genişletmek üzere, "dindarların toplumsal kimliği"ni bir "sosyolojik derinlik" olarak ele alması ve "muhafazakar demokrat" bir siyasetin önemli bir parçası olarak değerlendirmesidir. Bu, 11 Eylül sonrası ABD'de dikkat çeken ve önemsenen bir tavırdır... İzlemeye devam edeceğiz...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |