|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
20. yüzyıl Amerikan yüzyılı olarak tarihe geçecek. 20. yüzyılı, insanlık tarihindeki diğer "dönem"lerden ayıran önemli "noktalar" var. Kanımca, ilk dikkat çekilmesi gereken nokta, 20. yüzyılın insanlık tarihindeki en kanlı, acılı ve sorunlu bir yüzyıl olduğu gerçeğidir. İkinci önemli nokta da, ABD'nin özellikle yüzyılımızın ikinci yarısından itibaren Batı uygarlığını tek başına temsil edecek, Batı kültürünün temel kavramlarını, kurumlarını ve kodlarını tek başına üretebilecek bir konuma ulaşması ve geliştirdiği kavramlarla, kodlarla ve kurumlarla hemen tüm dünya üzerinde handiyse tek başına hegemonya kurmayı başarmış olmasıdır. Yani, ABD'nin başını çektiği, temel kavramlarını, kodlarını ve kurumlarını ürettiği bir uygarlık, insanlık tarihinde ilk kez sanal veya gerçek boyutlarda ilk kez yeryüzün(d)e tek başına hakim olma, kendi çıkarlarını evrensel doğrular olarak dayatma (örneğin demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi son derece baştan çıkarıcı ve ayartıcı sloganlarla tüm dünya üzerinde hegemonya kurma) absürdlüğüne soyunuyor. Ben bu durumun, hem küresel düzlemde, hem de lokal düzlemlerde yepyeni çatışmaları, travmaları, haksızlıkları ve kutuplaşmaları beraberinde getireceğini düşünüyorum. Bugün Balkanlar karıştı, parçalandı ve vahşî katliamlara sahne oldu. Yarın, hem de kısa bir süre sonra, Kafkaslar ve Türkiye'nin güneyi de karışacak, karıştırılacak. Yani, etnik kimliklerin yoğun olduğu bu tür bölgelerin şu an tahayyül bile edemediğimiz karışıklıklara, gerilimlere, çatışmalara; ve bunların doğal sonucu olarak yepyeni bölgesel ve hatta küresel kutuplaşmalara ve çatışmalara yol açacak şekilde karışacağını, kaşınacağını ve karıştırılacağını söylemek hiç de kehanet olarak görülmemeli. ABD'nin Soğuk Savaş'tan sonraki dönemde tam bir dünya imparatorluğuna doğru gittiğine tanık oluyoruz. Bu durum, ABD açısından aynı anda hem avantajları, hem de dezavantajları olan bir durumdur. Avantajlı yan şu: ABD, sahip olduğu konumdan yola çıkarak, dünyanın istediği bölgesine istediği şekilde müdahale edebilmekte; bu gücü sadece kendisinde görmektedir. Bizzat ABD'li siyasetbilimcilerin ve stratejistlerin de dikkat çektikleri gibi ABD için büyük bir avantaj olan bu durum, aynı zamanda ABD'nin sahip olduğu dezavantajları da bünyesinde barındırmaktadır. Sözgelişi, ABD'nin dünya üzerinde kurduğu siyasi, kültürel ve ekonomik hegemonya, hiç kuşkusuz ki somut karşılıkları olmakla birlikte temelde sanal bir hegemonyadır. Aynı zamanda kendi boşluklarını, zaaflarını ve tehlikelerini de üreten kaygan bir hegemonya. Başka bir deyişle ABD, kaygan zeminlerde patinaj yapıyor. ABD'nin kaygan zeminlerde patinaj yapmasına yol açan temel faktörlerin başında ABD'nin –örneğin Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında- köklü bir tarihe ve hafızaya sahip olmaması geliyor. İşte bu durum, ABD'nin üstüne vazife olmayan şeylere soyunmasına (yani kovboyluk yapmasına), üstesinden gelemeyeceği her şeye müdahale etme hakkını kendinde bulması vehmine kapılmasına yol açıyor. ABD'nin köklü bir tarihten ve hafızadan yoksun olması, sonuçta, Amerikalıları paranoyak tavırlar geliştirmeye itiyor. ABD'nin İslam dünyasıyla kalıcı, köklü ve sağlıklı ilişkiler kuramamasının, dolayısıyla İslam dünyasında İslam'ın siyasi, toplumsal, kültürel ve entelektüel bir aktör olarak yeniden tarih sahnesine çıkışını haber veren her tür kıpırdanmayı ve hareketi bir tehlike ve tehdit unsuru olarak algılamasının ve paranoyakça tavırlar geliştirmesinin nedeni burada gizlidir. ABD, dünya üzerinde kurduğu haksız hegemonyaya karşı gerçek ve köklü direnişin ancak İslam dünyasından geleceğini çok iyi bildiği için İslam dünyasının üzerine var gücüyle yükleniyor ve öyle anlaşılıyor ki, yüklenmeye de devam edecek. ABD, her ne kadar yalnızca bir takım kişi ve grupları hedef aldığını iddia etse de, ABD'nin yapmaya çalıştığı şeyin, bir siyasi, ekonomik, kültürel ve entelektüel güç olarak İslam'ın yeniden tarih sahnesine çıkmasını önlemek olduğunu artık görmek gerekiyor. ABD, müslümanların üzerine ne kadar paranoyakça tavırlarla giderse, müslümanların müslümanlıkla daha içtenlikli, kalıcı, köklü ve yaratıcı şekillerde buluşma süreçleri o kadar artış gösterecektir. Sonuçta, ABD, en azından İslam dünyasında kendi hegemonyasının sonunu hazırlamaktan başka bir şey yapmış olmuyor. ABD, paranoyakça tavırlarını sürdürdüğü sürece, ABD'nin kendisini kaygan zeminlerde patinaj yapmaktan kurtarabilmesi ve küresel hegemonyasının sonunu önleyebilmesi mümkün olamayacaktır. Sözün özü, ilk bakışta "yaratıcı" bir "güç" olan paranoya'nın zamanla sahibini tüketmekten başka bir işe yaramadığını hatırlatmak isterim. Eğer bana inanmakta zorlanırsanız, Freud'ten Lacan'a, Lasch'tan Frosh'a kadar birinci sınıf psinakalistlerin metinlerine bakmanızı öneririm. Not: Bu yazı, 6 (altı) yıl önce Yeni Şafak'ta yayımlanmıştı. (O zaman Suat Filmer müstear imzası ile yine bu sayfada ve sütunda yer almıştı!) Bu yazıyı güncelliğine binaen olduğu gibi yeniden yayımlıyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |