|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Siyasetin bugünkü manzarası ve bundan sonrasına ilişkin gelişmeler dokunanın eline yapışacak hale geldiğinden; kimse, garantili konumunu terketmeye niyetli görünmüyor. Partiler, politikacılar ve uzantıları bunda da pek haksız sayılmazlar. Çünkü, 5 gün öncesine kadar, Yeni Oluşum tehlikesine karşı elindeki tek enstrüman olan 3 Kasım'ı masaya süren Ecevit'in bile, bugün yeni hesap peşinde koşması herşeyin ne kadar çok çabuk eskidiği ve geçersiz hale geldiğini apaçık gösteriyor. Adım atmak heyecan verici ama, sonuçta mahçup olmak ve tükürdüğünü yalamak tehlikesi de var. Kimsenin elini taşın altına koymaya cesaret edemediği bu ortamda, akla devletin temel istikrar koruyucuları ve iktidar yapıcılarının pozisyonunun ne olduğu sorusu geliyor. Doğru ve tartışılmaz olan; siyasetin kendi söküğünü, hakiki sivil etkileşim araçlarıyla müştereken dikmesi ve kimsenin desteğine muhtaç olmaksızın düştüğü yerden kalkabilmesidir. "Hakiki sivil araç" mesela siyaseti askere gammazlayan TÜSİAD değildir, siyaseti ayağa kaldırmak için el uzatması gereken kimse de "asker" değildir. Herşeye rağmen, yani kaos derinleşmeye devam ederken bile siyasi partilerin oynadıkları berbat oyunu izlemek, bir düdükle tanzim edilecek yeni bir oyundan daha güzel ve daha keyif vericidir. Ankara'da olup bitenlerin bir noktasında böyle bir tanzimat ihtimali her zaman bulunur ama doğrusu hiç olmazsa şimdilik böyle bir şeyin varlığından dolayı endişeye kapılmaya gerek yoktur. Ancak, bazı güçlerin suskunluklarının nedeni de merak uyandırmıyor değil. Çünkü, bugün Türkiye'nin taşımakta olduğu bütün olumsuz göstergelerin temelinde siyasete asker müdahalesinin en acımasız örneklerinden birisinin adı olan 28 Şubat vardır. Yani, şu saatlerde Ankara'da yaşanan "önce AB'mi, yoksa seçim mi" ya da "elimiz değmişken siyasi partiler yasasını mı değiştirsek, yoksa Allah ne verdiyse alıp sandığa mı koşsak" maskaralığının da milyonlarca insanı işsiz, milyonlarca vatandaşı fukara bırakan, binlerce fabrikanın kapısına kilit vurduran buhranın kaynağı da aynı tarihe çıkıyor, 28 Şubat'a... Bu, laikliğin ve rejimin korunması için önlemlerin alındığı tarihin değil; iç ve dış borç stokunu iki kat artırıp 200 milyar Dolar'ın üzerine çıkartan, 30 milyar Dolar'ı aşan banka hırsızlığına zemin hazırlayan, partilerin birini kayırıp diğerinin yelkenine hava üfüren ve sonuçta Türkiye'nin dış politika tercihlerinin uluslar arası piyasalarda alınıp satılan tahvillere dönüşmesini sağlayan meş'um günün adıdır. Ne zaman hatırlanacak olursa faillerinin yüzünü kızartması gereken kara bir günün adı... Öyleyse bu tarihi kendilerine milat sayanların bugünkü tablo için söyleyecek şeyleri olması gerekir. Susuyorlar... Galiba onları pişmanlık suskunlaştırıyor, laiklik adına kavga verdiklerini zannederken, arkalarında dönen hortum pazarı ve ekonomik iktidar paylaşımı, yüzlerindeki şüphe ve aldatılmışlık ifadesini, hayal kırıklığını artırıyor. Ortalıkta görünmedikleri için, yüzlerindeki ifadeyi göremiyoruz ama böyle olduğunu umuyoruz. Ne var ki sorun, tekaüt olanların ne düşündüğü ve nasıl bir ruh hale içinde oldukları değil, bıraktıkları mirasın dirilip dirilmeyeceğidir. Yani, bu felaket tarihinin 1000 yıla kadar uzayıp uzamayacağıdır. 28 Şubat'ı bütün unsurlarıyla tasfiye etmesi gereken siyasal istikrarsızlığın tersine bu meş'um süreci tahkim edip etmeyeceğidir. Zira, bu kriz, ülkeyle birlikte 28 Şubat'ın da iflas ettiğini göstermiştir. Şu halde 28 Şubat'ın siyaset üzerinde yaptığı blokaj ve parselasyonun da iptal edilmesi, oyuna bu sahada devam edilmemesi gerekir. Siyasi yasakların kalkması, bununla birlikte karşılıksız siyasi desteklerle iktidar bulan politik ve apolitik unsurların da asli hatlarına çekilmesi; bir seçimin demokrasiye sağlayabileceği maksimum fayda ne olacaksa onun önünün açılması gerekir. Açılsın ki 3 Kasım'da yani, Susurluk'un yıldönümünde siyasetin Susurluk'u bir daha çıkmamak üzere sandığa gömülsün. Bu yüzden, Ankara'da yaşanan gelişmeler üzerinde siyaset dışı güçlerin gölgesinin bulunmaması, bunaltıcı sıcağa rağmen tercih edilir bir durumdur. Siyasetin kendi sıcağında, kendi ateşiyle kavrulması her türlü serinletici müdahaleden evladır. Şu halde, her hadisede kulağını kışla kapısına dikmeyi alışkanlık haline getirenlere inat, askerin düşündüğünü değil bir şey düşünmemesini demokrasinin gelişmesi adına olumlu bir adım olarak kaydedelim. Hiç olmazsa bu kez siyaseti bataktan çıkarmak için, "kim bozduysa, o düzeltsin" değil, "kim bozduysa, o bir daha karışmasın" diyebilelim.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |