|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir grup genç meslektaşla Meclis lokantasından çıkmış genel kurula doğru yürürken, koridorun öteki ucunda, ortalarında İsmail Cem'in bulunduğu Yeni Türkiye Partisi'nden beş kişi belirdi. Onları fark etmemle yanlarından geçmem arasındaki bir kaç saniye bu yazının konusudur. İsmail Cem'le uzun yıllara dayanan saygılı bir ilişkimiz var. İmzasını taşıyan "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi" kitabını okumakla kalmamış etrafına da okutmuş biri için 'politikacı İsmail Cem' saygıyı hak ediyor. Her karşılaşmamızda, birbirimize, nezaket cümleleriyle hitap etmişizdir. Ben bunları düşünürken, İsmail Cem'in ortalarında yer aldığı YTP'li grup da bizi fark etti. Partisinin ilk grup toplantısında yaptığı konuşmayı canlı yayından izlemiş, YTP genel başkanının o gün bir başka doğumun daha sevincini yaşadığını öğrenmiştim. İletişim alanında çalışan, Milliyet'te yazan kızı İpek Cem'in bir kız çocuğu olmuştu... Koridor üzerindeki kulvarımı muhafaza ederken, karşı karşıya geldiğimizde kendisine sunmak üzere tebrik cümleleri de hazırlamaktaydım... Bizleri görünce tanıdığını belli eden YTP'li gruptan bir tek kişi yüzünü derhal öteki tarafa çevirdi: Grubun tam ortasındaki, kendisini tebrik etmeye hazırlandığım İsmail Cem... Bir yandan, "Herhalde biraz daha yakınlaştığımızda, hiç değilse bir soğuk selâmı esirgemez" diye düşünürken, bir yandan da, daha önce karşı karşıya kaldığım benzeri olaylar gözümün önünden geçmeye başladı. Yakınlarımın, "İllâ da Doğrucu Davut olmak zorunda mısın? Arada bir dostluk payı bıraksana" demelerine yol açan, benim "Emin ol, bırakıyorum" diye cevapladığım olaylar... En önemsediğim, herhalde hiç unutamayacım Turgut Özal'ı kızdırdığım olaydır... Turgut Bey kendisini Çankaya Köşkü'ne attıktan sonra, başbakanlık koltuğuna Yıldırım Akbulut'u oturtmuştu. Araya giren Körfez Krizi'nde, halefinin her dediğini dinlemediğinden rahatsızlık duymaya başlamıştı Özal; ANAP kongresinde, bu yüzden, Yıldırım Akbulut'u kendi haline terk ediverdi... Kongreye doğru, eşi ve oğlunun, Yıldırım Akbulut'un rakibinin önünü açacak biçimde davranmalarına göz yumdu; kendisini çok sevenlere, itiraz sesleri yükselttiklerinde, bakanlıktan azli de içeren biçimde yabancılaştı... O günlerde, ben, sonunda Turgut Özal'ı Çankaya'dan edebilecek bir sürecin başladığına inanıyordum. Özal Ailesi'nin katkılarıyla genel başkanlığa seçilecek kişinin, devran döndüğünde, rakipleriyle birleşip Özal'ı cumhurbaşkanlığından indirecek girişimlere destek verebileceğini açıkça yazdım. Yazının çıktığı gün Meclis'teydim. Bürodan cumhurbaşkanının beni arattırdığını bildirdiler. O zaman cep telefonu yok, Meclis kulislerindeki bir telefondan Çankaya'ya ulaştım. Kızgın bir Özal'dı hattaki ve bana, "Senaryolar yazıyorsun" dedi... Lâf arasında, "Göreceksiniz" demiş miydim? Belleğimde kalan, "Ya haklı çıkarsam?" sorusunu gerçekten Özal'a yöneltmiş miydim? İsmail Cem mübalâğalı bir biçimde yüzünü ters tarafa çevirdiği için, aynı koridordan yan yana geçtik; hazırladığım tebrik cümleleri ağzımda, kendisi için hazırladığım tebessüm dudağımda kaldı... Yanımdaki genç meslektaşlardan biri, "Doğru görüyorum, değil mi?" diye sordu. Gördüğü doğruydu; İsmail Cem parti kurduğu gün benimle selâmı sabahı kesmişti... Ben, daha önce de burada yazdığım için hatırlayacaksınız, "Gazetecinin yanağında öpücük olanını değil, tokat izi olanını gazeteci sayarım" diyenlerdenim. Hakettikleri için bazen okşadığım kişiler bile, adaletten şaşmadığım için, ilişkilerini (ve galiba saygılarını) devam ettirirler. Buna da alışığım. Ancak, son zamanlarda gazetecilik bir tuhaf oldu; o tuhaflığın serpintileri bizim gibileri de etkiliyor... Halimi düşünebiliyor musunuz? Meclis koridorunda, yanımda bir grup genç meslektaş, İsmail Cem tarafından, karizması çizilmiş Cem Yılmaz'a dönmüşüm... Turgut Özal'ın "Yine senaryolar yazmışsın" demesi üzerinden birkaç yıl geçti ve yazdığım 'senaryolar' birer birer gerçekleşti. Çankaya Köşkü'nü Turgut Özal için cezaevine döndüren sürecin en sıcak günlerinden birinde hiç beklemediğim bir olayla karşılaştım. En iyisi onu da anlatayım... Ramazandı ve Özal 'din-devlet buluşması' adını verdiği bir arayışın parçası olarak, Büyük Ankara Oteli'nde düzenlenen 'İslâm' konulu bir panele 'yönetici' olarak katılıyordu. Paneli düzenleyen İş Dünyası Vakfı olmalıydı ki, şimdi AK Parti milletvekili olan Ali Coşkun'u Özal'ın yanında otururken hatırlıyorum. Konuşmacılar, Prof. Mustafa Yazıcıoğlu, Prof. M. Sait Hatiboğlu ve Prof. Ruhi Fığlalı'ydılar... Toplantıda ihtiyaç molası verildiğinde, tam karşımdaki yükseltilmiş masanın ortasında oturan Turgut Özal'ın, bana doğru, "Gel" işareti yaptığını fark ettim... Ne tereddütlerle gittiğimi tahmin edersiniz. Yanına vardığımda hepsi üç-beş sözcükten oluşan bir cümlenin beni beklediğini gördüm: "Hani bir şeyler yazıyordun da, ben 'Senaryolar yazıyorsun' diye sana takılmıştım ya" dedi Turgut Bey, "Yazdıklarında haklıymışsın..." Yerime döndüm, ama panelin ikinci yarısında kimin ne konuştuğunu o gün bugündür hatırlamıyorum... İsmail Cem'in, bir gün, "Sen haklıymışsın" diyeceğini sanmıyorum; ama ortalık yatıştığında öyle bir cümleyi sizlerden beklediğimi biliniz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |