|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Düşünce, kültür, sanat ve siyaset etle tırnak gibi iç içe geçmiş durumlar, fenomenler ve pratiklerdir. Düşünce damarları ve kaynakları sağlam olmayan sanat da, kültür de, siyaset de aslâ yönünü, yolunu, dilini ve kendini bulamaz ve bilemez. Yine sanatla, kültürel dinamiklerle ilişkisi olmayan bir düşünce dünyası, hayal ve muhayyile pınarlarını yitirmiş demektir. Düşünce pınarlarından, kültürel kaynaklarından ve dinamiklerinden, sanatsal gelenek ve pratiklerinden kopuk bir siyaset anlayışı ve pratiği ise bir ülkeyi ve toplumu yoksullaştırır, ruhsuzlaştırır; sığ ve günübirlik kavgaların, yapay ve sahte sorunların tam ortasına bırakır. Ben düşünceyi, İCAT kavramıyla ve pratiğiyle özdeşleştiriyorum; kültür ve sanatı bir İNŞ ameliyesi olarak görüyorum; en geniş anlamıyla siyaseti ise bir İMAR çabasıolarak değerlendiriyorum. Düşünce, işin nazariyat eksenini; kültür, sanat ve siyasetse, hem nazariyat (teori), hem de ameliyât (pratik) eksenini oluşturuyor. Nazariyat olmadan ameliyat, ameliyat olmadansa nazariyat yapılamaz. Nazariyat işin ruhunu; ameliyatsa iskeletini teşkil eder. Nazariyatsız ameliyat ruhsuzluk; ameliyatsız nazariyatsa boşluk ve hiçlik duygusu, kaos ve katastrof yani felâket üretir. İcat (düşünce) ve inşâ (kültür-sanat) kaynakları, pınarları ve ırmakları olmayan ya da kurutulmaya, yok edilmeye çalışılan bir toplum; hayata nasıl bakabileceğini; dünyayı, gerçeklikleri, olup-bitenleri nasıl anlayıp değerlendirebileceğini bilemez. Böyle bir toplum, gözünü de, gönlünü de, ruhunu da, hafızasını da, zihnini de yitirir; dolayısıyla denizin ortasında pusulasız yol alan bir gemi gibidir ve tastamam anafora tutulmuş demektir: Ortalığı toz duman kaplamıştır; önünü de arkasını da göremez ve nerede olduğunu da kestiremez; kasırgalar, fırtınalar tarafından bir oraya bir buraya doğru savrulur durur; sadece makus talihi ve kaderiyle başbaşa kalır ve Godot'yu bekler gibi birinin, birilerinin gelip kendisini kurtarmasını bekler. Ama nâfile! Bir toplum, heyecanını, dinamizmini, özgüvenini düşünsel birikiminin derinliğinden, kültürel ve sanatsal kaynaklarının, pınarlarının, duyarlığının, kavrayışının zenginliğinden ve enginliğinden alır. Bir topluma, tüm zorluklara nasıl göğüs gerebileceğini gösteren yegane kaynak düşünsel derinliği, kültürel ve sanatsal zenginliğidir. Eğer bir ülkenin düşünce, kültür ve sanat kaynakları, damarları ve pınarları kurumuşsa, artık o toplum, büyük düşünürümüz ve sanatçımız Sezai Karakoç'un adeta haykırarak söylediği gibi aslâ bir daha belini doğrultamaz; bir toplumun ayağı kaymışsa, kaydırılmışsa aslâ adam gibi, dosdoğru, kendinden emin bir şekilde ve dimdik yürüyemez; böyle bir toplum hiçbir zaman iflah olmaz ve ayağa kalkamaz; sadece kaygan zeminlerde patinaj yapmaya mahkum olur. Medeniyetler tarihinin bize öğrettiği çok önemli bir ders var: Toplumların sürekli olarak yürüyebilmeleri, geleceğe umutla bakabilmeleri, her dâim yenilenebilen, tâzelenebilen, hayat ve hayatiyet dinamizmi gösterebilen bir toplum olarak varolabilmeleri için, hem kendi düşünce, kültür ve sanat kaynaklarıyla, dinamikleriyle ve pratikleriyle yaratıcı şekillerde temas halinde olmaları, hem de dünya ile teması koparmamaları zorunludur. Hz. Mevlânâ bu gerçeği pergel metaforuyla son derece imajinatif bir şekilde özetlemiştir: Bir ayağınız burada (yani İslâm'da; İslâm'ın yeşerttiği düşünsel, kültürel, sanatsal, toplumsal ve siyasal kaynaklarınızda, dinamiklerinizde) olacak, diğer ayağınızla tüm dünyaları ve ufukları dolaşacaksınız. Bütün mesele bu: Açılacaksınız (bizim 200 yıldır yapageldiğimiz gibi saçılmayacaksınız!): Hem içe doğru, hem de içerden devşirdiğiniz ruh, heyecan, özgüven ve dinamizmle dışa doğru esaslı ve silkeleyici bir açılım gerçekleştireceksiniz. Zamanın belli dönemlerinde büyük sorunlarla karşı karşıya kalan toplumlar, bu sorunları aşabilmek için önce kendilerine, kendi ruh köklerine; sonra da kendilerinin dışındaki kültürlere ve dünyalara yeniden ve yeni gözlerle bakmışlardır. Yeniden-doğumlar, sıçramalar, büyük atılımlar için bu çift yönlü temas faaliyeti, cesareti ve heyecanı olmazsa olmaz şarttır. Önce kendileri, sonra kendileri dışındaki dünyalarla temas... Yakınını, yakınında olup bitenleri göremeyen toplumların uzağı görebileceklerini beklemek ham hayalden ibarettir. Yeni ve güçlü bir sıçrama gerçekleştirebilmek için önce kendi imkânlarınızı ve zaaflarınızı gözden geçireceksiniz; kapsamlı ve soğukkanlı bir anlama, anlamlandırma çabası içinde olacaksınız; ondan sonra dünyaya açılmaya soyunacaksınız. İnsanlık tarihindeki tüm büyük sıçramalar ve atılımlar hep bu şekilde gerçekleşmiştir. Sözgelişi, Avrupalılar, ortaçağda yaşadıkları kargaşa, bunalım ve sıkıntıları, kendi geleneklerine, kendi ruh köklerine yeniden dönerek gerçekleştirebilmişlerdir: Eğer Avrupalılar, antik Yunan düşüncesini, kültürünü, sanatını ve siyaset birikimini yaratıcı şekillerde keşfedip yeniden icat etmemiş olsalardı; Rönesans'ı da, Endüstri Devrimleri'ni de, siyasi devrimleri de, Aydınlanma Çağını da aslâ gerçekleştiremezlerdi. Burada temas sürecinin ilk boyutunun bu şekilde gerçekleştiğini görüyoruz. Bu boyutun gerçekleştirilmesini mümkün kılan şey, temas sürecinin ikinci boyutudur: Yani Avrupalıların dünya ile temas kurmayı başarmış olmalarıdır. O zaman dünyaya (Afrika, Asya ve Avrupa kıtasından ibaret olan yerküreye) müslümanlar hakimdi; bilim, kültür, sanat, düşünce ve siyasetin kavramlarını ve kurumlarını müslümanlar üretiyordu: Eğer Avrupalılar, dünyada hakim olan müslüman dünya düzenine veya İslâm medeniyetine kulaklarını tıkamış, gözlerini kapamış olsalardı, antik Yunan düşüncesiyle kesinlikle ilişki kurmayı başaramayacaklardı. Yani Avrupa'yı kurdurtan müslümanlardır: Eğer Avrupa, müslümanları tanımamış ve müslümanlarla temasa geçmemiş olsaydı; aslâ silkinip kendine gelemez ve ayağa kalkamazdı. Bir örnek daha vermek istiyorum. Budizm Hindistan'da doğup da bir anda Çin'e ve Japonya'ya kadar yayıldığında Çinlilerin tepkileri de kendi geleneklerine, kendi kültürel köklerine ve dinamiklerine yeniden bakmak olmuştu: Çinliler, Budizm'in meydan okuyuşunu Konfüçyanizm'i yeniden keşfederek ve yeni bir dille yeniden icat ederek püskürttüler ve Çin, Konfüçyanizmle kurduğu yaratıcı ilişkiden sonra medeniyet yürüyüşünü yeni ufuklara taşımayı başardı. Türkiye, icat (düşünce) ve inşa (kültür ve sanat) süreçlerinden yoksun... Sadece siyasetle işi götüreceğini zannediyor; ama yanılıyor! Türkiye, hem kendisiyle, hem de dünyayla temasını yitirdiği için tam bir ruhsuz iskeleti andırıyor. Ruhsuz bir iskeleti andırdığımızı farkedemediğimiz sürece, kendi ruh kökümüzle sağlam irtibatlar kurup; oradan dünyaya açılabilecek bir özgüvenle donanamadığımız sürece sadece yapay sorunlarla, sahte gündemlerle, gölgesinden bile korkan fobilerle ve hayaletlere dönüşen hayallerle boğuşur dururuz. Hece'nin roman sayısına yine yerimiz kalmadı. Pazartesi gününe artık...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |