|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu tartışma, yani ahlakın kaynağı, din, vicdan, laik ahlak tartışması kolay kapanır bir tartışma değil; içinden dünya kadar soru çıkar. Ben böyle bir tartışma gündeme geldiğinde Mahmut Toptaş Hoca'nın bir sözünü hatırlarım. Der ki Hoca: -Ate bir insanın bile yüzde 25'i şeriatçıdır. Ne demek bu? Şu demek ki, laiklerimizin "dini hassasiyet"e alternatif olarak sahip çıktığı "vicdan" müessesesi, aslında yaratılıştan (fıtrattan) gelen bir "şeriat terbiyesi" içinde faaliyet gösterir. Büyük İslam mutasavvıfı Muhyiddin İbn'ül Arabi'nin çok çarpıcı bir sözü var; "Günahsız bir gün" kapağı ile çıkan Altınoluk dergisinin Ağustos sayısındaki yazımda yer verdim. Şöyle diyor: "Gerçek mü'minlerden içine ibadet karıştırılmamış bir günah zuhur etmez. Çünkü sen o günahın masıyet olduğuna inanmıştın." "Günahın günah olduğunu bilmek bile insanın inançla ilişkisinin sonucudur" demek istiyor. Vicdanın nasıl yaralanabildiği hep soru olmuştur. Neden etkilenir vicdan, neden insanı rahatsız eder, neden yaptığı işte bir yanlışlık olduğunu hatırlatır, neden sancılanır? Nerden alır o bilgiyi? Ya da şu sorular: Vicdansız dediğimiz insanda ne eksiktir? Nasıl vicdansızlaşır insan? Vicdanla eğitim arasında bir ilişki var mıdır? Vicdanı eğiten değerler nereden alınır? Vicdanı, bir iç uyarı mekanizması olmaktan çıkaracak olan nedir? Vicdanı da kaydıran - kaypaklaştıran telafi mekanizmalarının oluşması imkansız mıdır? Dindar insanın, yanlışlık yapmayacağı gibi bir iddia doğru değildir. "Günah" kavramı, dinlerin en temel kavramlarından biridir çünkü. İnsanın sınavı "günah"la "sevap" diye iki kavramın arasındaki gelgitlerde saklıdır. "Günahsız insan" tasavvuru çok istisnaidir ve özel ilahi bir korumaya mazhar olan Peygamberlerle sınırlıdır. Yalnız dindar insanın, bir, bağlı bulunduğu dinin değerleri istikametinde terbiye görmesi söz konusudur. İki, içindeki denetleyici mekanizmanın supab görevi yapması ümid edilir. Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.) "Bir insan mü'min iken zina yapmaz, yalan söylemez, hırsızlık yapmaz" der. Bu bir kişilik tanımlamasıdır. İslam, "mümin oluş"u, Allah Teala ile bir ahidleşme olarak görür. Ahidleşme ise, insanın, Allah'la her an birlikte olduğunu idrak etmesi demektir. "Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir" ifadesi bir Kur'an tesbitidir. İslam, insana "şah damarından yakın bir Allah bilinci" yüklemeye çalışır. Bütün bunlar "İslam insanı"nı yaşadığı hayatın her safhasında "Allah'a yakın olma" duyarlılığına sevkeder. Ve işte Allah'a böylesine yakın bir ruhi kıvam içinde Yaratıcı'nın hoşuna gitmeyecek bir şey yapılmasının mümkün olmadığı düşünülür. "Dindar insanın ahlaksızlık yapmayacağı" kanaatinin dayandığı ana tez budur. "İnsan mü'min olarak hırsızlık yapmaz" sözünün içinde de bu bilgi saklıdır. Peki "dindar insan"ın yaptığı yanlışlıklar neyin nesidir? Orada da kişinin ne ölçüde terbiye gördüğü, dindarlığı ne ölçüde özümsediği, içselleştirdiği problemi vardır. İslam'a göre insan son nefesine kadar sürekli sınav halindedir. Yüreğinizi avucunuzun içine alıp sürekli onun kıvamını sorgulamak durumunda olacaksınız? Denir ki: -İyi Müslüman, yüreğini avucunun içine alan ve insanlar arasında utanmadan dolaşan insandır. Bu tam şeffaflık halidir. Bu, tam bir kişilik eğitiminin ürünüdür aynı zamanda. İslam, böyle bir eğitim için tasavvuf adıyla bir disiplin oluşturmuştur. Ama, her şeye rağmen, insanın ayağı kayabilir. Belki de şöyle bir soru sormak mümkündür: "Türkiye yüzde 99'u Müslümanlardan oluşan bir ülkedir. Ama acaba 'Ben müslümanım' diyen birim insanın kişiliği gerçekte yüzde kaç Müslümandır?" Belki de dini alan bir daireye giriş ve o daire içinde ilerleyiş olarak düşünülmeli. "İnancın kalplere nüfuz etmesi" olayından bahsediliyor Kur'an'da... Yani bir yol alış süreci... Daireye giriverince "Müslüman bir kişilik"le donanmış olmuyor insan. Bir boyacı küpü değil İslam kişiliğini kuşanmak... O yüzden, Müslümanın arınma problemi var, tevbe müessesesi var, korkuları var, umutları var... Söz laikliğe gelince, Batı dünyası da bugün "Laikliğin bir ahlak üretip üretemediği" sorununu tartışıyor. "Laikliğin ahlakı" dendiğinde de, Tanrı'dan kaynaklanmayan, vahye dayanmayan bir ahlak kastediliyor. Acaba "laik ahlak" bu mudur, laik "Tanrı'dan kopmuş insan" demek midir soruları da sorulabilir. Ama bugün Batı'da "Değerler bunalımı" diye bir olgu var. Yani insan nasıl değer üretecek? Ya da her insanın ürettiği değerin diğeri için de bağlayıcı olmasının gerekçesi ne olacak? "Ortak değer" diye bir kavramdan söz edilecebilecek mi? Bütün insanların "Tanrı" ile bağlarını kopardıkları bir dünya nasıl olurdu? Batı'da hayatın her alanında aranmakta olan "Etik sorumluluk" neyin nesidir ve Tanrı'dan bağımsız düşünülebilecek bir şey midir? Türkiye'de bir yolsuzluk raporu etrafında olağanüstü sığlıkta ve olağanüstü provokatif üslupta cereyan eden tartışmanın boyutları, gerçekte derin. Türkiye'deki laik muhitlerin feveranını, aslında bir süredir içlerinde hissettikleri bir ukdenin teşhis edilmesinden doğan öfke olarak anlamak lazım. Bir ara laik köşelerde sorulmuştu: -Neden hep televoleler, vur patlasın çal oyansınlar, toplum dışı görüntüler laik muhitlerle örtüşüyor? Ve bu imajdan kurtulma çağrısı seslendirilmişti. İsterseniz bu tartışmayı, Türkiye'nin "değerler bunalımı"na girmemesi temennisi ile bitirelim. Referansımız İslam'sa, "Müslümanlık yüzdemiz"i yükseltmeye ve İslam'ın temel rükünlerinden olan "Ahlak"ı özümsemeye, itina edelim. Referansı laiklik olanlar da şayet laiklik "vicdan"dan yola çıkıyorsa, vicdanı kurtarsınlar... Ama her halükarda içimizde "doğruyu işaret eden" bir ses bulunsun. Çünkü birilerinin hep şeytanın adımlarını izlediği bir toplumda, yüreklerin savrulması, vicdanların alabora olması ve bir süre sonra fesadın başlamaması mümkün değildir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |