|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
MİT Müsteşarı'nın bir akşam yemeği masanının etrafında topladığı 14 gazeteciye hitaben söylediği şu sözlere bakın: "Biz bu akşam yemeğe 14 gazeteci arkadaşımızı davet ettik. Listeye baktım, bu arkadaşların çalıştığı 14 gazetenin 10'u bizim müşterimiz." (Kaynak: Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 9 Aralık)
Genel yayın yönetmeni biz değil o olduğuna göre, bizden daha iyi biliyordur. Şöyle yazmış: "...dünyanın her yerinde istihbarat örgütleri, gazetelerin en önemli 'haber kaynakları' arasındadır. Gazeteler elde ettikleri bazı bilgileri 'doğrulatmak' için istihbarat örgütlerine başvururlar. İstihbarat örgütleri de zaman zaman ellerindeki bilgilerin kamuoyu tarafından bilinmesi için haber sızdırırlar. Bu ilişkide önemli olan, gazetelerin 'kendilerini kullandırmamaları', manipüle edilmelerine izin vermemeleridir." Genel yayın yönetmeni biz değil o olduğuna göre, bizden daha iyi biliyordur ama aktardığımız satırlar kendi içinde epeyce problemli değil mi? Yazar öyle karmaşık bir "ilişkiler ağı" tasvir etmiş ki, benim diyen gazete bu ilişkilerden yara almadan kurtulamaz... Şöyle ki: İstihbarat örgütleri hem "en önemli haber kaynaklarınız" arasında bulunacak, hem de bu örgütlerin "zaman zaman haber sızdırma" gibi "kötü alışkanlıkları"ndan "kendinizi kullandırmadan" sıyrılabilmeyi başaracaksınız, olacak iş mi, ya da ne muazzam bir irade! Bizim bildiğimiz (genel yayın yönetmeni biz değil o olduğu için, bu sadece "bizim bildiğimiz"), istihbarat örgütlerine elini veren gazete kolunu kurtaramaz! (Ya da İsmet İnönü'nün ünlü benzetmesinden esinlenirsek söylersek –lafı tam çıkaramadık ama idare edin artık!– şöyle bir durum: "Bir gazetenin istihbarat örgütleriyle yatıp kalkması demek, bir fille aynı yatağı paylaşmaktan farksızdır!") Sonra şu problem: İstihbarat örgütleri denilen örgütler, gazeteler elde ettikleri bilgileri "doğrulatmak" için mi var?! Sanırsınız ki, bunlar gazetelere habercilik alanında "danışmanlık" hizmeti veren birer kuruluş... (Uydurma bir örnek ile anlatmaya çalışacak olursak bu da herhalde şöyle bir şey: Gazete – "Alooo, istihbaret örgütü mü? Elimde Suriye'nin iade ettiği türbanlı kadınlar ve sakallı erkeklerin bu ülkede medresede tahsil ettiklerine ilişkin bir haber var, eğer mümkünse doğrulatabilir miyim?" İstihbarat örgütü – Aloo, evet doğruluyoruz, haberi hiç değilse birkaç gün kullanabilirsiniz. Ama sonrasından biz sorumlu değiliz haberiniz olsun!" Gazete – "Bizi manipüle etmiyorsunuz değil mi? Unutmayın ki biz kendimizi kullandırmayız!" İstihbarat örgütü – O nasıl söz, aşkolsun doğrusu, sizi ne zaman manipüle ettik ya da kullandık ki..." Besbelli ki Türkiye'de bir "kavram kargaşası", ya da daha doğrusu bir "sözcük kargaşaşı" yaşanıyor... Besbelli ki, gazetelerin bünyesinde yer alan "istihbarat bölümü" ile "istihbarat örgütleri" birbirine çok yakın iki faaliyet alanı olarak değerlendiriliyor... Bu uygunsuz ilişkinin günahını sadece gazetelerin hesabına yazmamak gerekir. Tabii ki, telefonun öbür ucunda bulunan kurumlar, istihbarat örgütlerinin de elleri temiz değil. MİT Müsteşarı'nın bir akşam yemeği masanının etrafında topladığı 14 gazeteciye hitaben söylediği şu sözlere bakın: "Biz bu akşam yemeğe 14 gazeteci arkadaşımızı davet ettik. Listeye baktım, bu arkadaşların çalıştığı 14 gazetenin 10'u bizim müşterimiz."(!) Müsteşarın sözlerini bize aktaran Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök, "müşteri" sözcüğünün burada ne anlamda kullanıldığını şöyle sorgulamış: "Ben olsaydım mutlaka sorardım. "Çünkü kelime ilginç. "Bu kelime ile neyi kastettiği konusunda benim iki tahminim var:
"Bir, MİT'in haber sızdırdığı gazeteleri kastediyor. "İki, MİT'in munatap kabul edip sorularına cevap verdiği gazeteleri kastediyor. "Yani kendi gözünde 'akredite' olan gazeteleri. (...) "Neyse tahminleri bir yana bırakıp olayın gazetecilik açısından ne anlama geldiğine bakalım." Bakın, Özkök, sorgulamayı (tam da yerinde!) yarıda kesmiş... Oysa biz onun yerinde olsak, hiç değilse gazetesine çok yakın zamanda kazandırdığı Ankara muhabirinin gazetesinin birinci sayfasına kurulan o "özel" haberini hatırlayarak tereddütsüz "birinci" seçeneği işaretlerdik! İşte böyle.... Gazetelerden "müşteri" diye söz eden bir Müşteşar ve istihbarat örgütlerini gazetelerin "en önemli haber kaynaklarından biri" olarak tarif eden bir gazeteci... Hiç yeri değil ve konuyla bir münasebeti de yok ama aklımıza geldiği için yazıyoruz: Aydın Doğan, Zaman'dan Nuriye Akman'a verdiği mülakatta sırası gelince "Hürriyet benden çok devletin gazetesidir" dememiş miydi? Demişti, demişti... (K.B.)
Prof.Teziç böyle mi takdim edilmeli?
YÖK Başkanı Prof. Kemal Gürüz'ün görev süresi (niayet!) sona erdi... Şurası muhakkak ki, eski başkan bir "uzatma" daha oynamayı başarabılseydi, millet olarak hiçbirimizde "sinir sistemi" diye bir şey kalmayacaktı! Cumhurbaşkanı'nın Gürüz'ün yerine YÖK Başkanlığı'na atadığı Prof. Erdoğan Teziç'in selefiyle yakından uzaktan bir ilgisi yok. Kendisi sözü dinlenen bir anayasa hukukçusu. Nitekim 9 Aralık tarihli bütün gazeteler gibi Hürriyet gazetesi de Teziç'in hayat hikayesini verirken profesörün bu uzmanlık alanını da hatırlatıyor. Ama oldukça garip bir karşılaştırma çerçevesinde: "Sezer'in YÖK Başkanlığı'na seçtiği Teziç, Cumhurbaşkanı gibi Anayasa hukukçusu." Bize göre bu karşılaştırma doğru değil, çünkü Cumhurbaşkanı Sezer, hepimizin bildiği cumhurbaşkanlığı öncesinde bir "anayasa hukukçusu" değil, "Anayasa Mahkemesi Başkanı"ydı. Yani diyeceğimiz, her Anayasa Mahkemesi üyesine Anayasa Mahkemesi'nde görev yapıyor diye "anayasa hukukçusu" sıfatını uygun görmek doğru değil. Nitekim Teziç de, cumhurbaşkanlığı makamına seçilmesinden sonra Ahmet Necdet Sezer'den "kararlı bir teknisyen" diye söz etmişti. Yerinde, doğru bir tarifti doğrusu... Ucundan bulaştığımız bu "terminoloji tartışması" çok mu önemli? Bize göre "Hem de nasıl!" Aksi takdirde ülkemizdeki bütün yargıçlardan hatalı bir biçimde, görev yaptıkları mahkemelerden hareketle "Ceza hukukçusu", "İdare hukukçucu" ya da "Anayasa hukukçusu" diye söz etmemiz gerekirdi. Hürriyet'in yeni YÖK Başkanı'nı takdim ederken kullandığı şu başlık da problemliydi: "Militan demokrasi' kavramını tartışmaya açan Galatasaraylı". Gazete bu çerçevede şöyle diyor: "Prof. Teziç, 'militan demokrasi' kavramını da tartışmaya açmıştı. Avrupadaki demokrasinin de 'kayıtlı, sınırlı' bir demokrasi olduğunu ileri süren Teziç'e göre, demokrasinin bir özelliği, kurduğu düzenin bozulması tehlikesine karşı militanlaşması ve düşünce, örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayabilmesiydi." Görüyorsunuz; gazeteye bakacak olursak, bu değerli anayasa hukukçusunun, aynı zamanda "Militan Demokrasi" adlı bir kitabın da yazarı olan eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş'tan pek bir farkı yok gibi! Teziç'i tanımayanlar açısından ne kadar moral bozucu bir haber! Yeni Başkan'ı tanımayıp da Hürriyet'in bu haberiyle yetinenlerin "Hoş geldin II. Gürüz!" demeleri işten bile değil! Dolayısıyla Hürriyet'in Teziç'in başkanlığındaki YÖK'ün ortaya koyacağı düşünce ve uygulamaları görmeden yeni başkanın adını başka hiç bir şey kalmamış gibi "militan demokrasi" gibi bu topluma hiç de iyi şeyler çağrıştırmayan ifadelerle birlikte anması büyük bir haksızlık olduğu kadar doğru da değildir... (K.B)
Kuran kursları yönetmeliği hakkında 'laik basın'da çıkan tek olumlu yazı... Diyanet İşleri'nin Kuran kurslarına ilişkin son kararının, laik basının AK Parti'ye yalnız "iç düşman" muamelesi yapan kesimlerinin değil, partinin uygulamalarını genel olarak olumlu bulan ya da ona karşı bir tür tarafsızlık çizgisi geliştiren kesiminin de büyük tepkisine neden olduğunu biliyorsunuz... Bu çerçevedeki haberler "Başka işiniz yok mu" temalıydı hep; yorumlar da öyle... Sabah gazetesi genel yayın yönetmeni Ergun Babahan ise 8 Aralık tarihli "Terör, ekonomi ve Kuran kursları" başlıklı yazısında Diyanet İşleri'nin kararına açık bir destek verdi. "Haber değeri" olduğu için (çünkü öbüründen çok var, bu ise "nadir"), Babahan'ın argümanlarını size de aktarmanın doğru olacağını düşündük...
"(...) Belli ki, Türkiye'de insanlar, çocukları İslam'ın temel ilkelerini, Kuran-ı Kerim'i öğrensin istiyor. Bunu ya Taliban kafasında insanlar kaçak merkezlerde yapacak ya da çocuklar, gençler bu eğitimi devlet denetimindeki okullarda alacak. Bu nedenle Diyanet İşleri'nin Kuran kursları ile ilgili kararının çok yerinde olduğunu düşünüyorum. "Çocukların din eğitimi ailelerin bir tercihidir. Bu eğitimin doğru bir mecrada verilmesi ise çok önemlidir. Aydınlık bir kişiliği olduğu ağzından çıkan her sözden anlaşılan Diyanet İşleri Başkanı yerinde bir kararla sağlıklı bir yönteme başvurmuştur. Bu kararın altında başka saikler aramak yanlıştır. Çünkü laiklik aynı zamanda ailelerin inançları ne olursa olsun, çocuklarına dinlerini öğretme hakkını da içerir. Bu yapılırken çocukların sapık ideolojili insanların eline emanet edilmemesi önemlidir. Diyanet İşleri Başkanı da bunu yapmıştır." NOT: Yanlış anlaşılmasın, Babahan'ın yazısını "haber değeri" olduğu için aldık buraya. Sabah genel yayın yönetmeninin tavrı, öbürlerinden çok daha "demokrat" olsa da (Hıncal Uluç, bir gün sonra o "yanlış yazı"yı Babahan'ın "demokratlığı"na bağladı zaten) o tavrın "laik" olduğunu söyleyemeyiz. Biliyorsunuz, biz, din öğretiminin tamamen "devlet dairesi" dışında, topluma bırakılması gereken bir alan olması gerektiğini düşünüyoruz. Devlet bu alanda ancak denetleyici bir rol üstlenebilir. Devlet hem din eğitiminin özgürce yapılabilmesini sağlamalı hem de bu eğitimin, dindar olmayanlar üzerinde bir baskı unsuruna dönüşmesini engelleyebilmeli... (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |