|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye de artık yüz binler satan "bestselers" romancıların ülkesi. İlk bakışta edebiyat için sevindici gibi görünen bu durum edebiyatın toplumsal ve estetik işlevini gözönünde bulunduran kişileri rahatsız ediyor. Bunlardan biri olan edebiyat eleştirmeni Ömer Türkeş. Bestselers romanlara karşı yazdığı sert eleştirilerle tanınan, roman eleştirileri yanında modern roman üzerine incelemeleri de bulunan Türkeş; "Gündelik dilden öteye geçemeyen, toplumsal olandan uzak, romanlarındaki karton tiplerle, aklı fikri aşkta ve cinsellikte olan mutsuz ve yalnız insanların hikayelerinin" konu edildiği "vitrin romanlarının" tekeline giren Türk Edebiyatı'nın gerçek bir edebi kırılma yaşadığını düşünüyor. Ömer Türkeş'le yeni edebi dünyanın "Edebi değer mi? O da ne?" diyen genç yazarların dayandıkları tarihsel ve toplumsal arka planı konuştuk.
SELAH KEMALOĞLU / İSTANBUL
Bugün edebiyata ve entellektüel hayatın diğer alanlarına yayılan üretim ve tüketim pratiklerinin miladı için seçilecek tarih hiç kuskusuz 12 Eylül 1980 olmalıdır. 80'lerin mantığında doğal olan, iktidar sahiplerinin muhalif kesimleri ölçüsüz bir -fiziksel- şiddetle yok etme girişiminden entellektüel hayatın da payını almasıydı. Bundan böyle muhalif düşünmenin –aslında düşüncenin kendisinin– ağır ödenecek bir bedeli vardı 80'ler Türkiye'sinde. 12 Eylül askeri darbesinin asıl yıkıcı etkisi yarattığı kültürel bölünmede, kuşaklar arasındaki kopuşta, yıkılan değerlerin üzerine inşa olunan yeni hayat tarzlarında gösterdi kendisini. 12 Eylülden sonra yaşanan şiddetin etkisiyle aydınlar siyasi ve toplumsal olana dokunmamamak ve teğet geçmek gibi bir refleks geliştirdi. Yazarsan da insanı yaz, acıyı yaz ama siyasi ve toplumsal olayları yazma gibi bir sonuca vardılar. Bu süreci koşullayan etkenler nelerdi? 80'lerden sonra sanat ve edebiyat dünyasına büyük basın tekelleri ve sermaye guruplarının ağırlıklarını koyması ile birlikte, edebi alanda otoritenin konumlandığı yer farklılaştı. Bir Marksist olarak Marks'ın "maddi hayatın üretimin manevi hayatı belirler" sözünü hatırlıyorum. Üretim ilişkilerinden aldığınız yer, hayatınızı sürdürüş biçiminiz, sizin zihinsel üretiminizi elbette belirleyecektir. Bu, keskinliklerin köreldiği, insanların alt sınıflara değil üst sınıflara yakınlık duymaya başladığı anlamına geliyor. Onlar gibi giyiniyorsunuz. Onların yemek yediği yerlere gidiyorsunuz. Kahvenizi iyi bir otelin lobisinde, içmek gibi "incelmiş zevkler" edinmeye başlıyorsunuz. Servet düşmanlığı yapmıyorum. Ben sadece bir durum tespiti yapıyorum. Sonuçta toplumsal olanı dile getirecek aydınlar yaşantı tarzları olarak toplumsal olana uzak düştüler. Kaç tane aydın İstanbul'un yoksul bölgelerinde nasıl bir hayat sürdürüldüğünü biliyor? Kentsel yarılma çok önemli bir şeydir. Dehşetli bir yoksulluk yaşanırken şehrin sadece bir tarafını görüyor ve romanlaştırıyoruz. Edebiyatçının meselesi bu ortam-da bitti mi? Sorun sadece edebiyatın sorunu değildir. Genel olarak toplumsal olanı kuşatan duyarsızlığın estetik bakışa yansıması söz konusu. Son yıllardaki Türk Romanına bakıyorsunuz; küçük burjuva bireyin varoluş sorunlarından, aklı fikri aşka, cinselliğe kilitlenmiş, mutsuz, yalnız insanlardan başka bir şey yok. Öyle küçük ve dar bir dünyanın içinde olduğumuz için bu dalgaları büyüterek alıyoruz. Bu dönemde yazılan toplumsal ve siyasi romanları nereye koyuyorsunuz? Siyasi eğilimli romanlar da yazılıyor ama onların vitrine çıkma şansları yok. Sosyalist bir kimliği telaffuz etmenin arkaik bulunduğu, sol politik söylemi bile medyadik metin yazarlığının belirlediği bir dönemdeyiz. Genç bir yazar düşünün; muhalif olmanın, toplumsal duyarlılığının her biçiminin suçlandığı ya da aşağılandığı, geçmişin değerlerin alay konusu edildiği, edebiyata toplumsal ve siyasal konuları taşımanın daha baştan dışlandığı, bunlardan söz etmenin yerini ağlak bir dilin, acıların çocuğu ağzının aldığı böyle bir dönemde siyasi ve toplumsal meseleleri önüne koyan bir roman yazmak onun için çekici olabilir mi? Toplumsaldan uzaklaşan yazarın ve toplumsalın bu kadar aşağılandığı bir ortamda edebiyatın aldığı biçim nasıl görünüyor? Öncelikle romanlardaki hikayelerin ve hikaye kahramanlarının yapaylaştığını düşünüyorum. Yazarların tanımadıkları hemen anlaşılan bir hayatı anlatmaya soyundukları görülüyor. Karton karton tipler yaratıyorlar ama eleştirdiğiniz zaman "bunlar solcudur zaten zenginlerden hoşlanmazlar, bunlar edebiyatı kahverengi renklere boyamaya çalışıyorlar" diyenler bile çıkıyor. Kendileri de güya edebiyatı renklendiriyorlarmış. Ama fosforlu renklerden başka bir şey görünmüyor. Ortada çiğ bir pembeden, çiğ bir mordan başka bir şey yok aslında; romanların üstü forma, altını sorma. Masum değiliz HİÇBİRİMİZ Okur bütün bu karmaşa içinde nerede duruyor peki? Sonuçta kitap olarak roman bir tüketim metasıdır ve onun tüketilirliği sadece yazara bağlı bir şey değildir. Roman baştan beri bir proje olarak neyin satabileceği hesabıyla üretilmeye çalışılıyor. Bu süreçte okuyucu da masum değil. Suç hepimize ait. Okuyucu bu eserleri almayıp dünya edebiyatında çok iyi çeviriler var, onları okur. Ama maalesef çok satana yöneliyor. Mesela Ahmet Altan'ın "Aldatma"sı yüzbin satıyor ülkede, peki bunun üzerine neyi konuşacaksınız. Bu ortamda genç bir yazar nasıl olur da satamayan toplumsal soruna ilişkin bir şey yazar. Aydının toplumdan düşünsel-yaşamsal kopuşu dile nasıl yansıdı? Bütün bu saydığım sorunların iki tane ucu var. Bir grup insan yukarda söz ettiğimiz yolu tercih etmiyor; az sayıda yazar edebiyatın peşinden gidiyor. Bu da zaman zaman biçimcilik diye adlandırılabilecek kendi içinde kapalı, simgesel bir dil yaratıyor. Öbür tarafın dili o kadar çiğ ve komik ki içi boşaltılmış gündelik gazete diline yakın bir dil çıkıyor ortaya. Okuyucu merkezli romanların dilini yine okuyucu belirlemeye başlıyor. Bu dilin yoksullaşmasıdır. Büyük edebiyat adına en büyük tehlikedir. Bu romanların olmamasını mı istiyorsunuz?
Hani herkes yapsın, herkes yayınlasın demek kulağa hoş gelebilir belki, ama kötü romanlar dolaşıma çıktıkça başkalarını da cesaretlendiriyor. Kötü yazıyı teşvik ediyor. Bu durumda az sayıdaki iyiyi de kaybediyoruz. "Tüketim kültürünün vitrin çoğulculuğunu" savunmaktansa, yazarlar ve ürünlerine değerler ekseninden yaklaşmanın -hala- daha anlamlı buluyorum.
|
|
|
|
|
|
|
|