AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Postmodern "İnşaat"

Gebze'den Tekirdağ'a kadar uzanan İstanbul'u ister havadan, ister karadan geçerek bir görün; sıvasız tuğla duvarları, kolonlar üstünde paslanmış demir filizleri, hiçbir plana, mimariye, şehirciliğe uymayan bitmemiş binaları ile tuhaf ve acıklı bir tablo karşısında kaldığınızı anlayacaksınız.

Bir şehrin kimlik ve kişiliği onun siluetinde gizlidir. Siluet şehrin hangi medeniyete ve zihniyete dahil olduğunu belirleyen en önemli semboldür.

İslâm şehirlerinin kubbe ve minareleri, hıristiyan şehirlerinin kilise ve çan kuleleri, uzakdoğunun Budist mabetleri, hatta pagan kentlerin tapınakları buna şahitlik eder.

Modern zamanlara kadar kentlerin siluetini tayin eden yapılar haşmetli dinî eserlerdir.

Dinin hayata hakimiyeti sona erdikten beri gökyüzüne yükselen gökdelenler seküler medeniyetin sembolleri oldu. ABD'den yayılan bir şehir ve mimari anlayışı bütün dünyayı sardı.

İstanbul'da modernleşme (Batılılaşma) Beyoğlu'nda başladı. Apartımanlar daha sonra, Teşvikiye, Nişantaşı, Şişli derken her yana yayıldı. Ancak şehrin maneviyatı nefsi İstanbul denilen sur içinde, Eyüp ve Üsküdar'da ahşap dokusunu ellili yıllara kadar korudu; sonra o meşhur imar hareketleri başladı. Açıkcası İstanbul (ve Türkiye) modernleşmesini batılı mânada yapamadı, ortaya montaj sanayinin paralelinde çarpık kentler çıktı.

Hal böyleyken bakıyoruz; Beşiktaş-Şişli-Maslak civarında gökdelenlerin hakimiyet kurduğu bir siluet belirdi. Seksen sonrasında yaşanan siyasî, iktisadî ve kültürel gelişmeler; kimi henüz inşaat halinde olan bu yüksek binalar adasını İstanbul ölçeğinde bir yeni iktidar odağı olarak öne sürmektedir.

Bir yanda gökdelenler, öte yanda varoşlar.

Yani ülkemiz modernleşmeyi yaşamadan nisbi mânada postmoderne hevesleniyor.

Ömer Vargı'nın İnşaat filmi sürecin ortasında iyi bir sembol olarak gösterime girdi. Ve sinemamız el yordamıyla da olsa bir postmodern filme kavuştu.

Aynı süreçte bildiğiniz gibi bir postmodern darbe yaşadık. Darbenin inşa aşamasında sahte şeyhlerin ekranları doldurduğunu gördük. Filimde "şey" kelimesinden "şeyh"e ulaşan bir komik anlayış var ki: âdeta "Bana bir şeyhler oluyor"u anımsatıyor.

Bu zaman dilimi içinde medyada bir itiraf ve ifsa salgını başgöstermişti. Erkek-kadın, ünlü-ünsüz pek çok kişi ekranda salya-sümük itiraflarda bulunuyor, tüm ülke bunlarla birlikte BBG evini dikizliyordu.

Filmde bu itiraf furyası ile dikizleme eylemi oldukça yer tutuyor.

Ve yine aynı süreçte mafyatik ilişkiler, çeteler, yolsuzluklar, cinayetler aldı başını gitti. Öyle ki kimin eli kimin cebindedir belli olmadı.

Bu ülkede öyle şeyler yaşandı ki, artık bizi etkileyecek, şaşırtacak, ürkütecek birşey kalmadı sanki.

Sanki hep bir ağızdan "Her şey mümkün" demeye varan bir akıl tutulmasına uğradık.

Ömer Vargı'nın filminde komik kılınmaya çalışılmış ilginç bir hikâye var. Ama inanılır gibi değil. Ne o inşaat işçileri mesela ameleyi oynayan bir İlyas Salman'a benziyor, ne de insan ilişkilerinin bir gerçekliği var. İnşaat bile hiç ilerlemiyor.

Ama bütün bunlar –para bulup yurt dışına gitmek dahil– yine de ülkede olup-bitenlere göndermeler yapan bir semboller dizgesi oluşturuyor.

Postmodern romanların kampanyalar eşliğinde edebiyat dünyasını kapladığı bir dönemde komediye, sinemaya, ülke gerçeklerine teğet geçen İnşaat filmi bu çerçevede önem kazanıyor.

Sadece fındık-fıstık yiyerek hoşça vakit geçirmek için seyredileceği gibi; topluca içine itildiğimiz ülke atmosferini anlatmakta da ipuçları getiriyor. Finalin ucu açık.

İstanbul'un (Tüm ülkenin) bu gidişle inşa süreci uzadıkça uzayacak.


10 Aralık 2003
Çarşamba
 
MUSTAFA KUTLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED