|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Radikal'in Erdal Güven imzalı manşeti (11 Aralık) doğrusu çok hoştu: "AKP'nin ikircikli söylemi, KKTC'de yeni yarış başlattı... ERDOĞAN'IN MESAJLARI KKTC'DE PAYLAŞILAMIYOR... Erdoğan, 'Kıbrıs'ta statükocu değiliz, ver kurtulcu da değiliz' deyince, muhalefet partilerine yakın gazeteler cümlenin ilk yarısını, iktidar ikinci yarısını manşet yaptı..." Bu manşetten iki gün öncesine gidiyoruz; Hükümetin bu tutumu Radikal'deki bir "iç iletişim" zaafıyla birleşince bakın neler oldu?
Radikal'in 9 Aralık tarihli manşeti gene köşeden kotarma bir manşetti. Bir süredir rastlamıyorduk, anlaşılan gazete vazgeçti artık bu uygulamadan derken, manşette, aynı zamanda Ankara Temsilcisi olan Murat Yetkin'in yazısıyla karşılaştık. Biz, bazı gazetelerin pür-yorum niteliğindeki köşeden kotarma manşet uygulamalarını da gördüğümüz için, Yetkin'in gerçekte bir haber, iyi bir haber olan yazısının manşete taşınmasını her şeye rağmen hayırhah bir örnek olarak değerlendirdik... Yeri gelmişken, Dünden Bugüne Tercüman gazetesinde Nazlı Ilıcak'ın bu yönde gösterdiği hassasiyete değinmeden geçmeyelim: Ilıcak, belli ki bir köşe yazısının aynen manşete taşınmasına ilkesel olarak karşı bir gazeteci. O da çok sayıda manşete imza attı bugüne kadar, ama tümü gerçekten haberdi ve o haberlerin gazetede yer aldığı gün eğer köşesi de varsa, orada da mutlaka yazısı yayımlandı. Yani manşette Nazlı Ilıcak imzalı haber, köşede Nazlı Ilıcak imzalı yorum... Bir hakkı böylece teslim ettikten sonra gelelim Yetkin'in haberine ve Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan'ın yazısına... Yetkin, dediğimiz gibi gerçekten güzel bir haber yakalamış... Konu, AK Parti hükümetinin Kıbrıs'ta iktidarı destekleme anlamına gelebilecek bazı uygulamaları... Radikal'in manşeti aynen şöyleydi: "KIBRIS ÇIKARMASINI ERDOĞAN DURDURDU... Ankara iktidara destek verecek' haberi KKTC'yi salladı. Gerçek şuydu: Şener, bazı bakanlarla kimseye sormadan yola çıkıyordu... Kıbrıs'ta muhalefet geçen hafta bir haberle çalkalandı: Türkiye birkaç bakanla çıkarma yapacak, hükümete para verecek, yani seçime müdahale edecekti. Gündemde sadece Başbakan Yardımcısı Şener'in planlı bir ziyareti vardı. Ne hükümet, ne AKP kurmayları ne de Dışişleri bir şey biliyordu. Şener'in, Ulaştırma Bakanı Yıldırım ve Devlet Bakanı Tüzmen ile bir ihtimal Enerji Bakanı Güler'i yanına almaya hazırlandığı anlaşıldı. Başbakan Erdoğan, 15 Kasım'da açıkladığı yeni çizgisini sabote edecek adımı durdurmak için talimatı verdi: Sadece Şener gitsin." Haberin devamında, Yetkin'in bu bilgilere ulaşmasının hikâyesi de yer alıyor. Geçerken bir hakkı daha teslim edelim: Bu hikâye, Erdal Güven gibi konusunu bilen ve haber koklama güdüsü kuvvetli gazetecilerin "alan"da (o şimdi Kıbrıs'ta) bulunmasının ne kadar önemli olduğunu da gösteriyor. Manşette bunu okuyan okur, Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan'ın yazısının sonunda ise şu yorumla karşılaşıyordu: "(...) Sadece Denktaş değil, Türkiye de seçime müdahale ediyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamalarla seçime müdahale ediyor, Denktaş'ı kolluyor. Hükümetin üç bakanı seçimden bir hafta önce Kıbrıs'a gidip gövde gösterisi yapıyor, Denktaş'a destek veriyor. Kıbrıs'ta durum bu işte... " Tabloyu tamamlamak için, gene aynı tarihli Radikal'in 10. sayfasındaki şu haberi de aktaralım: "ŞENER KKTC'DE TEMKİNLİ TAVIR ALDI... KKTC'de seçim öncesi yatırım paketini açıklayan Şener, 'Burada olma nedenim protokoller. Başbakan politikayı açıklamıştı' dedi... KKTC'de 14 Aralık'taki genel seçim öncesi Lefkoşa'ya giden Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, adayı Kıbrıs Türkü ile ilişkileri geliştirme yolundaki protokoller gereği ziyaret ettiğini söyledi. Başbakan Derviş Eroğlu ile görüşen Şener, hükümetin Kıbrıs politikasına dair soruyu, 'Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 15 Kasım'da KKTC gezisi sırasında bunu net bir şekilde ortaya koydu' diye yanıtladı." Tablonun tümü böyle... Değerlendirme size kalmış... a) "Bir hükümet bu kadar 'ikircikli' bir söylem tutturursa gazeteciler de arada şaşırır." b) "Hükümetin tutumu ne olursa olsun gazete mazur sayılamaz. Gazete yazıişleri manşetle genel yayın yönetmeninin yazısının somut bir bilgi konusunda taban tabana zıt içeriğe sahip olarak okurun karşısına çıkartılmasından sorumludur." (A.G.) Kışlalı'nın uyarı-yazıları Radikal gazetesi yazarı Mehmet Ali Kışlalı'yı en son "Cami duvarı" başlıklı uyarı-yazısıyla misafir etmiştik bu sayfalarda... O yazıyı hatırlatmanın gereği yok sanırız, başlık her şeyi söylüyor: İktidarın bazı uygulamalarının "hassas" çevrelerde yarattığı algılamayı anlatıyordu bu metafor... Kışlalı'nın "Gaflet uykusu" başlıklı yazısı da, gene başlığından anlaşılabileceği gibi, benzer formatta bir yazı... Bu tür Kışlalı yazılarının ortak bir özelliği şu: Yazar, sadede gelmeden önce uzun uzun gazetecilik dersleri veriyor, biraz sonra yapacağı uyarıların kafadan uydurulmadığını, geniş bir gazetecilik çalışmasına dayandırıldığını anlatıyor. Sık sık da "hassas çevreler"in görüşlerini aktardığını söyleyen, isimlerini vermediği gazetecileri eleştiriyor, "bu konu benim alanımdır, o çevrelerin yaklaşımlarını öğrenmek isteyenler beni okusunlar" demeye getiriyor... Demek ki, Kışlalı imzalı tipik bir uyarı-yazı temel olarak iki bölümden oluşur: Girizgâh ve saded (asıl mevzu) bölümleri... "Gaflet uykusu" başlıklı son uyarı-yazının grizgâh bölümünden şu satırları seçtik sizin için: "Geçen haftayı bir ölçüde nabız yoklayarak geçirdim. Önemli görevlerde bulunmuş, ülkedeki gelişmeleri, olayları yaşamları boyunca yakından izleyip değerlendirmeyi yaşamlarının ayrılmaz parçaları yapmış şahsiyetlerle konuştum. Gazeteci olarak olayları ve onların yankılarını doğru çevre ve kaynaklardan izlemek ve öğrenmek zorunda olduğumu hep düşünürüm. Bunu yapmadan öne süreceğim değerlendirmelerin geçerliliğinin pek olmayacağını mesleğimin önde gelenlerinden öğrenmişimdir. "Hayretler içinde kaldığım meslektaş davranışları seyrediyorum. Kimileri kendilerinden menkul büyük zekâ yetenekleri olduğuna inanarak, rahatça herkes hakkında istedikleri değerlendirmeyi istedikleri gibi yapıyor, hemen her konuda kendilerinin en doğruyu düşündüklerini sanıyorlar. Hiçbir konuda, işin aslını öğrenme zahmetine katlanmadan. Ülkenin ciddiye alınmaya değer çevrelerinin havasına çok yabancı kalıyorlar." Bu iki paragrafta altı çizilmesi gereken cümle, hiç kuşkusuzu en sona isabet edeni: "Ülkenin ciddiye alınmaya değer çevrelerinin havasına çok yabancı kalıyorlar." Kışlalı, bu cümleden hemen sonra "girizgâh"la "saded"i birleştiren şu köprü-cümleyi kuruyor:
"Şimdi, önemli ve güncel bir konuya gelmek gerekirse, AKP iktidarının atmakta olduğu kimi adımın, Anayasamız ile şekillenmiş Cumhuriyet temellerini kemirmeye yönelik olduğunu söylemeliyim. Hemen hemen her gün neredeyse bir AKP yetkilisi laik Cumhuriyet ile uyuşmayan işaretler içeren adımlar atıyor. Bu adımlar, AKP iktidarından kuşku duyan geniş çevrelerce izleniyor." Yazarın sözünü ettiği "geniş çevreler"de (bir hafta boyunca buraların nabzının tutulduğu daha önce söylenmişti) "'Nereye gidiyoruz?' soruları sürekli soruluyor"muş; "Medyanın çok geniş bölümünün soruna yeterince sahip çıkmadığı düşünülüyor"muş; "Siyasi muhalefetin etkisizliği ve yetersizliği umut kırıcı bulunuyor"muş; "Üniversite üzerine dikkatler çekiliyor"muş; "'Sivil toplum örgütleri nerede?' diye soruluyor"muş... Kışlalı, yazısının bundan sonraki bölümünde "geniş çevreler"in "Nasılsa Türk Silahlı Kuvvetleri var" yaklaşımına da tepki gösterdiğini vurguluyor. İtiraf edelim ki bizim kafamız bu noktada biraz karıştı. "Geniş Çevreler" içinde "medya" yok, "siyasi muhalefet" yok, "üniversite" yok, "sivil toplum örgütleri" yok, çünkü bunlar eleştirilen, "topun ağzındaki" kesimler; peki bu durumda Kışlalı'nın konuştuğu "geniş kesimler" kim? Geliyoruz son ve esas bölüme, "mesaj" bölümüne... Şöyle: "Ama işin TSK ile ilgili bir başka yönü de var. TSK'nın dev büyüklükteki kendi camiasını da unutmamak gerekiyor. O camia komutanlarının, tüm askeri okullarda ve akademilerde kendilerine öğretilen değerlere sahip çıkmalarını bekliyor. Bekledikleri işaretler geldiğinde asli görevlerinin başında rahatlıyorlar...." Yazı bir tavsiyeyle sona eriyor:
"TSK'nın nihai rolü Milli Güvenlik Kurulu içinde sergilenmeli. Ama arzulanan sistem gerektiği gibi işlemeyince askerden gelen dolaylı mesajlar olası büyük bunalımları engelleyebiliyor. Bundan da şikâyetçi olmamak gerekiyor." Yani? Yani başta komşu-köşenin sahibi (Hakkı Devrim) olmak üzere "Bir demokraside askerler bu kadar çok siyaset konuşmamalı" diyen zevat sesini kesip oturmalı... Yoksa "büyük bunalım" olur... (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |