|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'den uzakta ama Türkiye gündemiyle çok yakın, genellikle izdüşüm hissini yaşadığımız konuları tartışıyoruz. Almanya Dışişleri Bakanlığı'nın davetlisi olarak her iki taraftan; hem Alman hükümeti ve sivil-dini kuruluşlarıyla, hem de Türk cemaatlerinin temsilcileriyle konuşuyoruz. Göçmenler Bürosu'ndan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB)'e, Evangelist Kiliseler Birliği'nden aralarından Türk, Suriyeli, Alman, Faslı kadınların bulunduğu Müslüman Kadın Eğitim Merkezi'ne kadar çeşitli kuruluşlarla konuşuyoruz. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Ömer Özsoy, Doç. İlhami Güler, Doç. Ali Dere, Selçuk Üniversitesi'nden Doç. Yasin Aktay, Başkent Kadın Platformu Başkanı Nuriye Özsoy, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşşak, gazeteci yazarlar Ali Bulaç, Oral Çalışlar ve Nevval Sevindi'nin yanısıra heyete Özbekistan'tan katılan alim-şeyh Muhammed Sadık'la beraber; din-devlet ilişkilerinde Almanya modelini ve bu ülkede yaşayan Türklerin ve Müslümanların sorunlarını anlamaya çalışıyoruz. "Dinler arası diyalog" kavramının tüm çekiciliği ve saflığına rağmen her oturum bunun gerçekte tahakkuk etmesinin ne kadar güç olduğunu ortaya koyuyor. Tarihi çatışmalar, aktüel ilişki problemleri ve nihayet devletler arası ilişki trafiğinin toplumların sırtına yüklediği ağırlıklar diyalogu üzerinde yoğun pazarlıklar yapılması gereken bir kavrama dönüştürüyor. Belki bu yüzden, daha çok temas, daha ayrıntılı işbirliği alanları üretmek gerekiyor. Gerçek şu ki; bir azınlık olmasına karşın 3 milyona yakın hacmiyle küçük bir devlet hacmine ulaşan Türk nüfusu, şaşkınlık verici bir parçalanmışlık içinde; hem Almanya'dan elde edebilecekleri, hem de şimdilerde giderek daha da açılan Avrupa Birliği penceresinin sunduğu imkanlardan mahrum yaşıyor. Bu uzak durma pratiği, Türklerin ifadesiyle "uyum", Almanların yaklaşımıyla "entegrasyon"u imkansız hale getiriyor. Dahası, sürece yaklaşımda birbirinin zıddı iki ana eksen oluşuyor. Bir tarafta "hatayı kendimizde arayalım"dan ibaret kompleksli bir duruş, öte tarafta "ne yapılsa boşuna, sonuç değişmeyecek" şeklinde özetlenebilecek önyargılı bir tavır gelişiyor. Oysa, her iki tarafta da "Müslüman-Türk cemaatinin Almanya içinde daha aktif hale gelmesini yani, eğitimden istihdama kadar bütün alanlarda problemleri azaltıcı yaklaşım" güçlü bir fikir olarak bulunuyor. Zaten, bunun aksini düşünmenin yani; sorunu kendi akışına bırakmanın Almanya için akıl karı bir politika olacağını varsaymak Avrupa'nın istikameti açısından imkansız görünüyor. Bunun dışında, Türk varlığını temsil makamında bulunanların, Almanya'daki demokrasi, insan hakları ve çok kültürlülük birikiminin gerisine düşerek, Türkiye'de daha çok siyasal seviyesizliğin ürünü olan sorunlarda, örneğin başörtüsünde takındıkları yasakçı tavır da Türk toplumunda hayretle izleniyor. Bu siyasi basiretsizlik onları giderek, "Türk'e yabancı Türkler" paradoksuna hapsediyor. Şunu artık kabul etmek lazım; Almanya'daki Türk varlığını, İslam'ı dışlayarak etnik kimlik üzerinden tanımlamak da mantıklı değildir. Bu doğrultu üzerinden gidilmediği takdirde probleme kalıcı bir çözüm giydirilemeyecektir. İslam-Hıristiyanlık ilişkileri ve Avrupa toplumlarında İslami görünürlük sorunu şimdi bir fırsat olarak gelişen Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde, öncelikle çözümlenmek zorundadır. Almanya, Fransa, İtalya vs. bütün AB hükümetleri bu yolu açmak için cesaretli adımlar atmalıdır. Dolayısıyla, Almanya'nın başörtüsüne hoşgörü göstermekte cesaretsiz davranması, ikircikli tutum sergilemesi nihai işbirliği açısından şüphe uyandırıcıdır. Ya da bu ülkede yaşayan Türkler; eğitim, istihdam, sosyal güvenlik gibi alanlarda eşit hizmet alamadıklarını düşünürken uyum ya da entegrasyonun sağlanabilmesinin güç olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca, yasak ya da kısıtlamalar Türkleri Alman toplumundan kesin hatlarla izole etmek isteyenlerin işine yarayacaktır, yaramaktadır da. Buna çok benzeyen bir tecrübe AB ile ilişkilerde yaşanmaktadır. İçerde Avrupa'ya güvensizlik üzerine kurulu bir üyelik, siyasi entegrasyon hedefi ile buna karşılık dışarıdan gelen kriterlere uyumda atılan adımları görmezden gelen retçi tavır çatışmaktadır. Oysa, kompleks ve düşmanlık arasındaki alana sıkışan sağduyu egemen olmalıdır. İşte bu yüzden, Almanya'daki Türkler'in geleceğinin ne olacağı, Türkiye'nin Avrupa geleceğiyle her açıdan ilgilidir. En çok da problemin çözümü için sahici bir model üretebilme becerisini geliştirebilmek açısından...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |