|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kamuoyu dün Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ ile tanıştı. Başbuğ'un göreve geldikten sonra ordu adına kamuoyu karşısında yaptığı ilk açıklamalar hem ses getiriyor hem nerede kalmıştık sorusunu sorduruyordu. Genelkurmay 2. Başkanı, İmam Hatip liselerine ilişkin yasa tasarısıyla ilgili olarak, "TBMM'ye sunulan tasarının, anayasanın ilgili maddeleri ile uyumlu olduğu konusunda ciddi endişelerimiz var" diyor ve hükümete bakışını özetleyen şu cümleyi ekliyordu: "Asıl amacının ne olduğu topluma açıkça anlatılmayan konuların neden öne çıkarıldığını anlamakta zorluk çekiyoruz." YÖK konusunda kimi askerlerin temaslarını ve açıklamalarını da bir süre önce hep beraber izlemiştik. Ancak bu kez açıklamalar, Kara Kuvvetleri Komutanı'ndan, Ege Ordu Komutanı'ndan gelmiyor; asker içinde bir gruba işaret eden isimlerden gelmiyor, doğrudan doğruya orduyu temsil eden bir ağızdan çıkıyor. Nitekim Başbuğ'un brifinge hazırlıklı geldiği de anlaşılıyor. İmam Hatiplerle iligili soru üzerine, "Aslında genel prensip olarak brifinglerde ilgili konuya sadık kalmayı uygun görüyoruz. Ancak böyle bir soru gelebileceğini önceden tahmin etmiştik. Bu soru Türkiye'de güncel bir konuyu içermektedir. Yanıtlamazsak yanlış yorumlara neden olabiliriz…" diyordu. Orgeneralin yanlış yorumdan kastı açık: Bu konuda ordunun bir itirazının olmadığının sanılması… İmam Hatip liselerine ilişkin yasa tasarısı elbette enine boyuna tartışılmayı hakkediyor. Bu konuda ana muhalefet partisinin, TÜSİAD'ın yaptığı itirazlar elbette ciddiye alınmalı. Bu tür, eğitim sistemine ilişkin, toplumu ortasından ikiye bölen sorunların uzlaşma gerektirdiği elbette gözardı edilmemeli… Tüm bunlar doğrudur; ancak askerin bu tür konularda, hükümetinin niyetini sorgulayan edayla, siyaseti denetleyen bir asli iktidar tavrıyla açıklamalar yapması yanlıştır… Bu cümle köşe yazılarımızın yıllardır, değişmez cümlesiydi. Öyle olmaya devam edeceğe benziyor… Türkiye gibi ülkelerde asker-sivil ilişkilerindeki denge sadece yasal mevzuatla oluşmuyor. Belirleyici olanlar sadece MGK, MGK yönetmeliği, sıkıyönetim yasası, Askeri İdare Mahkemesi gibi düzenlemeler değil. Bu ülkede yaşanan üç darbe de yasalara dayanarak yapılmadı. Siyasi dengeler, kamuoyunun sivil ya da askeri gündemler etrafında yoğunlaştırılması, iç ve dış konjonktür, asayiş sorunlarının siyasi sorunların önüne çıkması da bir o kadar belirleyicidir. Nitekim 12 Eylül sonrası askerin siyasete dönüşünün Çiller döneminde ve Kürt sorunu üzerinden gerçekleştiği henüz toplumsal hafızadan silinmedi. Genelkurmay 2. Başkanı İlker Başbuğ'un açıklamalarının, Irak'a asker gönderme anına ve brifingine denk gelmesi, bu açıklamaların arasında "Kürt gruplar saldırırlarsa cevaplarını alırlar" tarzı, üstü kapalı bir savaş ilanı olarak nitelenebilecek, siyasi iktidarı ikame edecek sözlerin yeralması bir tesadüf değildir. En azından Irak'a asker gönderilmesi, ardından yaşanması muhtemel gelişmeler, Türkmen kozu ve Kuzey Irak Kürtleri meselesi, buna bağlı milliyetçilik rüzgarı Türkiye'nin güneydoğusunda daha şimdiden bir sıkıyönetim rejimini vaadetmektedir. Sıkıyönetim ilan edildiği andan itibaren, mevzuata göre tüm yetkiyi elinde tutan ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlama imkanına sahip olan sıkıyönetim komutanları sadece Genelkurmay Başkanı'na sorumlu olur ve siyasi iktidar, TBMM tamamen devre dışı kalır. Bu durum gerçekleşirse sadece bir başlangıç olur… Kısacası; Irak'a asker gönderme kararı, askeri ve asayiş konularının öne çıkmasıyla, iktidarı yaralayacak ve meşruiyetini zayıflatacak gelişmelerle, ülke içinde asker-sivil ilikisinin yeniden tersine dönmesini beraberinde getirebilir. 1. Tezkerenin reddiyle atlatılan badire tekrar kapıya gelebilir. Siyasi iktidar bu açıdan atabileceği en riskli adımı atmıştır… Yanılmayı dileyelim.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |