|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçen gün bir okurumdan, Mehmet Emin Parlaktürk'ten bir mektup aldım. İmam Hatipler'le ilgili bir yazımdan bahisle, bu konuda kaleme aldığı bir yazıyı okumamı da öneriyordu. Okurumun konuyu yakınden takip ettiği belliydi. Mektubunda önemli bir bilgi de veriyordu. Meğer, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın bir maddesinde, "üniversiteye giriş sınavlarında normal liselerle meslek ve teknik lise mezunları arasındaki farklı değerlendirmelerin kaldırılması" yönünde düzenlemeye gidilmesi yönünde bir "plan" da varmış. Parlaktürk, söz konusu "Plan"ın Ecevit Hükümeti döneminde hazırlandığını hatırlatmayı da unutmamıştı... Mektubun üzerinden iki gün ancak geçmişti ki, televizyon ekranında Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklamayla karşılaştım. Çiçek, muhabirlerin Genelkurmay İkinci Başkanı'nın "İmam hatip endişemiz var" (Hürriyet) mealindeki açıklamasına ilişkin sorularına cevap vermeye gelince, (yine mealen) şöyle dedi: "Bakın, önümde tesadüfen Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı bulunuyor. Nitekim önümdeki Plan da bizim Meclis'e sevk ettiğimiz tasarıyı destekler nitelikte..." (Unutmayın, koca Plan, Çiçek'in önünde "tesadüfen" bulunuyor!) Şu işe bakın ki, ertesi gün (yani dün) gazeteleri karıştırırken, bu kez de AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz'un aynı istikamette bir açıklamasıyla karşılaşmayayım mı?! Kapusuz da benzer bir şekilde, Meclis'e sevkedilen tasarıyı Plan'a atıfta bulunarak savunmaya çalışıyordu. Peki ben bütün bunları niçin anlatıyorum? Şunun için: Herşeyden önce, kuvvetle muhtemel ki, hükümetin ve AKP'nin aniden (veya "tesadüfen"!) Plan'ı hatırlamasının ve ona sarılmasının arkasındaki neden, yazının başında sözünü ettiğim Parlaktürk'ün başka adreslere de ulaşan mektubudur! Görüyorsunuz, "okur mektupları"nın gücü sırasında nerelere varıyor.... Ancak benim bu ilişkide dikkatimi ve ilgimi çeken asıl husus bambaşka. Ben, gerek Hükümet Sözcüsü'nün, gerekse başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere bazı hükümet üyelerinin "tasarı" söz konusu olduğunda "Konunun imam hatip meselesi olarak gündeme getirilmeye çalışılması"ndan şikayetçi olmalarının doğru bir seçim olduğu kanaatinde değilim. Yanlış mı düşünüyorum; hiç kimse, başta kendisini olmak üzere kimseyi aldatmaya çalışmasın. "Tasarı" tabii ki, doğrudan olmasa da büyük ölçüde İmam Hatip mezunlarının önündeki engeli kaldırmak değil mi? Ve isterseniz hemen şunu da ilave edeyim: İmam Hatip meselesi gerçekten sorunlu bir meseledir. Ancak, bu meselenin çözümü Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK), TÜSİAD ve son olarak Genelkurmay İkinci Başkanı'nın önerdikleri çerçevede mümkün olmadığı için, asıl çözümü ileri bir tarihe erteleyip, İmam Hatip mezunlarına üniversite yolunun eşit şartlarda açılmasını sağlayan bu tasarı geçici bir çözüm yolu olarak hükümet tarafından "kimseyi kandırmaya çalışmadan" açıkca savunulup, gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Lafı uzatmanın, ülkenin sahip olduğu "imam hatip" kadroları ile "ziraat mühendisi" ya da "arkeolog" kadrolarını karşılaştırmanın, İmam Hatip'lerin meslek liseleri içindeki payının ancak yüzde 8 olduğunu bin kere tekrar etmenin hiç mi hiç gereği yok... Herkes biliyor ki, bu çabalar ne "karşı cenah"ı ikna edebilir, ne de İmam Hatip'li öğrencileri ve onların ailelerini memnun kılabilir.... Ne gereği var; bazı fikirleri açıkca savunmak, arkasında durmak her zaman çok daha ikna edici değil mi? Görüyorsunuz; ÜAK'yı "çok özel" bir kurum olduğu için bir kenara bırakalım, TÜSİAD gibi bir kuruluş bile ortada dolaşan "klişeler"in bir adım ötesine geçemiyor. Genelkurmay gibi bir kurum, konuyu hâlâ Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yıllık tahmini kadro ihtiyacı çerçevisinde tartışıyor... Murat Belge (Radikal) gibi bir yazar bile "TÜSİAD modernleşmiş bir ülkenin anladığı akla uyan birtakım önerilerde bulunuyor" diye yazıyor... Görüyorsunuz; toplum olarak aslında bir konuyu tartıştığımız filan yok. Hemen herkes elindeki "klişe"yi karşı cenahın üzerine fırlatmakla meşgul... Peki, madem öyle, İmam Hatip'leri ne yapacağız? Bu sütüna az da olsa göz atanlar hatırlayacaktır; bana göre bütün mesele "din eğitimi"nin de illâki devlet "dairesi" içinde verilmesi yönündeki ısrardan kaynaklanıyor. Bu ısrar hemen her cenahta gözlenen bir durum. "Din eğitimi" devlet ve "devletçiler"e göre de bu "daire"nin içinde verilmeli, İmam Hatip'lilere göre de... Ben bu çerçevede, başyazarımız Ahmet Taşgetiren'in İmam Hatip'lere ilişkin görüşünü de paylaşmıyorum. İmam Hatipler'in orta öğretim çağındaki çocukları "Ecstasy"den filan koruyabilmek için "bir sığınak", "bir iklim" olarak anlaşılmasını da kabul etmiyorum. Etmiyorum, çünkü bunu kabul ettiğimiz zaman her okulun önündeki ideal modelin İmam Hatip olduğunu kabul etmemiz gerekecek. Oysa hepimiz biliyoruz ki, İmam Hatip'ler, tamamen meşru bir talep olarak, çocuklarına diğer bilgiler yanında yoğun bir "din eğitimi" verilmesini isteyen anababalar önündeki bir seçenekten ibaret. Bu seçenek tabii ki korunmalı; bu okuldan mezun olanların önüne tabii ki (bu eğitim/öğretim sistemi içinde kaldıkça) sadece ilahiyat değil, üniversitenin diğer fakülteleri de açılmalı.... Ama unutmayalım; normal lise müfredatı yanında öğrencilerine yoğun bir "din eğitimi" veren bu okullar birer "devlet okulu" olmaktan çıkarılıp mutlaka "özel" bir statü kazanmalı. Buna mecburuz; eğer devletin, tek tek bireylerden oluşan toplumun içinde tabii ki "din eğitimi" de dahil olmak üzere sadece kendi meselesi olan dini hayatı söz konusu olduğunda "nötr kalmasını" kabul ediyorsak, buna mecburuz. Belki "naif" bir tepki olarak değerlendireceksiniz ama ben asıl bu konunun niçin tartışılmadığına şaşırıyorum...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |