AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Silah tutkusu

Baba'nın arabası yokuşu hışım gibi indi. Kırmızıya yakalanmamak için bastı gaza gerçekten ışıkları kılpayı geçti; o hızla üstgeçide girdi. Girmesiyle birlikte yalpalandı, hız kesti, frenledi; kırmızıya takılmadan geçmenin neşesi bir anda öfkeye dönüştü.

Önünde kıtipiyoz bir araba uyuz uyuz gidiyor, âdeta Baba'nın parlak-siyah canavarına posta koyuyordu. Baba ağzına sakız olmuş "Bilmem ne çocuğu" küfrünü savurarak, ve arabayı kurtarmaya çabalayarak debelendi ise de, kurtaramadı.

Bir yerinden çizildi galiba.

O hışımla ve öfkeden çılgına dönmüş olarak uyuz arabayı sıkıştırdı, durdurdu, heybetli göbeği ve iri vücudundan beklenmeyen bir çeviklik ile atladı arabadan.

Bir kaç adımda, ağzından pala bıyıklarına fırlayan tükrükler ile küfürler savurarak öteki arabanın kapısına kavuştu.

Bütün bunlar olurken uyuz arabanın direksiyonunda duran on yedi yaşındaki genç elbette paniklemişti. Ehliyeti yoktu.

Ama trafik kaideleri açısından bir suçu da yoktu. Arkadan hışım gibi gelen arabaya mümkün mertebe yol vermiş, bariyerlere çarpmamak üzere iyice kenara çekilmişti.

Parlak-siyah Mercedes'ten fırlayan dev gibi adamı görünce korku bütün uzuvlarını titretti.

Bir otomat gibi elini torpido gözüne attı, silahını çıkardı.

Evet bütün mesele o silahın o torpido gözünde ne arıyor olmasında yatmaktadır.

Bunu her halde "at-avrat-silah" kanunu ile açıklayamayız.

Belki on yedi yaşın biçimlendirdiği delikanlı tipinin ülkedeki genel yönelişine yazabiliriz.

Heves, heyecan, kişilik, taklit, üstünlük ve güç gösterisi, aile yapısı, vesaire.

Baba'nın kanlı gözleri öfkeden patlamış, küfürlere bulanmış ağzı sürrealist bir biçimde açılmış, o sarı dişler on yedi yaşını süren genci büyülemişti. Bu âşikâr bir devdi ve onu yemeye gelmişti.

On yedi yaşındaki genç hiçbir şey düşünmeden silahını doğrulttu ve arabanın açık kapı penceresini bütünüyle kaplayan ağzın içine sıktı kurşunu.

Baba'nın koca gövdesi bir dişbudak kütüğü gibi asfalta devrildi.

* * *

Bu olayı ben hikâye ettim ama benzeri o kadar çok yaşanıyor ki.

Gazeteler maganda kurşunu ile ölenlerin haberlerini vermekte yarışıyorlar.

Kendini vuran, evladını, arkadaşını öldürenin haddi hesabı yok.

Galiba ülkede her ailenin, erkeğin, hatta ne bileyim meraklısı olan kadınların dahi silahı var. Bu var olan merakı körükleyen rahmetli Özal olmuştur. Onun Türkiye'nin önünü açtığı daima söylenir. (Bu "önünü açma" ne kadar çok yoruma muhtaçtır.)

12 Eylül'de silahlar toplanmış iken, daha sonra -tam tersi- silahlanma hızlandı. Herhalde ticareti düşündüler; ruhsatsız (kaçak) yerine ruhsatlı olsun diye.

Şimdi AKP'den bazı milletvekillerinin vatandaşa silah ruhsatı kolaylığı sağlanması istediklerini öğrendik. Savunma şöyle: "Saldırıya uğrayan kişinin silahı olursa bu caydırıcı bir unsur sayılır"mış. Nasıl bir mantıktır anlamadım.

Bence silah sayısı arttıkça ölü sayısı da artar.

Yapılacak şey ruhsatlı-ruhsatsız ayrımı yapmadan vatandaşın elinde bulunan silah sayısını en aza indirmektir.

Belki böylece olur-olmaz yerde silahını çekip "saydırmaya" başlayanların önüne biraz geçilmiş olur.

Ne tuhaf bir zevk. Baştaki hikâyeyi unutmayalım. O heybetli baba ne badirelerden geçti ama, on yedi yaşında bir gencin kurbanı oldu.


15 Ekim 2003
Çarşamba
 
MUSTAFA KUTLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED