|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Son zamanların moda sloganı, "Ekonomiyi siyasetten temizlemek." Uzunca bir süredir, siyasi iktidarların ekonomiye müdahalelerinin faydadan ziyade zarar getirdiği, üretimde, tüketimde, yatırımda, mali sektörde ve bölüşümde kamu kesiminin ağırlığının piyasaların işleyişini felç ettiği, ülkede verimlilik namına bir şeyin kalmadığı kamuoyunda devamlı bir şekilde vurgulanıyor. Devlet elinin girdiği her sektöre siyasetin de girdiği, ekonomik "rasyonalite" ile bağdaşmayan karar alma mekanizmalarının sadece kamuda değil, ilgili sektörde faaliyet gösteren özel ve sivil kurumlarda da kaynak israfına yol açtığı öne sürülüyor. Bu iddiaların önemli bir kısmı, özellikle Türkiye gerçeğinden hareketle, maalesef itiraz edilemeyecek ölçüde doğru. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda devlet eliyle kalkınma ve milli bir burjuvazi oluşturma çabaları, zaman içerisinde hem devletin statükolaşmış konumunun meşruiyetinin, hem de ülkenin kalburüstü zenginlerinin çıkarlarının idamesi için her ne pahasına sürdürülmeye çalışılan karşılıklı bir rant aktarma mekanizmasına döndü. Esasında devletin ekonomideki rolünün sorgulanması ne Türkiye'de, ne de dünyada yeni. İlk iktisatçılar, en akılcı kaynak bölüşümünün piyasaların serbest bir şekilde işlemesi halinde gerçekleşebileceğini öne sürmüştü. Ekonomi literatüründe Pareto-optimum olarak yerleşen bu düzeyi, tüm bilgi süreçlerine hakim, iyi niyetli merkezi bir planlamanın bile aşamayacağı matematiksel modellerle ispat ediliyordu. Ancak Keynes sonrasında ortaya konan itirazlar, piyasaların serbest dahi kalsalar tam rekabetçi olamayacakları ve daha da önemlisi, kaynakları optimum bir şekilde bölüştüremeyeceğini gösterdi. Piyasaların yetersiz kaldığı yerlerde "dışarıdan bir müdahalenin" gerektiği savunuldu. Bu yeni teorik yaklaşım, 1970'lerin sonuna kadar tüm dünyada devletlerin ekonomiye müdahil olduğu bir süreci de beraberinde getirdi. Ancak, devletin ve tabiatıyla siyasetin iktisadi süreçlere müdahil olması, en gelişmiş ülkelerde dahi ciddi bazı bozuklukları da beraberinde getirdi. Liberal iktisatçılar, bu sefer çok daha güçlü argümanlarla seslerini yükseltmeye başladılar. Bir taraftan Keynesyen iktisadın vurguladığı piyasaların eksikliklerini giderici reformları sıralarken, diğer yandan da devleti hedef aldılar. Daha 1950'lerde demokratik seçimlerin anlamlı bir toplumsal tercih fonksiyonu tanımlayamayacağı konusunda Nobel ödüllü Kenneth Arrow'un çalışmaları, bu yönde ilk sinyalleri veriyordu. Arrow özetle, farklı çıkarları ve tercihleri olan bireylerin oy çokluğuna göre yaptıkları bir seçimle ortaya koyacakları politika tercihi kümesinin kendi içinde tutarlı olamayacağını gösteriyordu. Demokrasi ile yönetilen bir ülkede ekonomi politikalarının piyasa mekanizmaları yerine demokratik yöntemlerle belirlenmesi durumunda, ortaya çıkacak olan sürecin istikrarsız ve kaynakları heba eden bir yanı olacağı ima ediliyordu. Buradan hareketle, 70'li yılların sonunda bir başka Nobel ödüllü iktisatçı olan James Buchanan, bu durumun oluşmaması için en azından belli bazı ekonomi politikalarının siyasi karar mekanizmasının uhdesinden alınıp anayasaya bağlanması gerektiğini öne sürmekte gecikmedi. Bu teorik tartışmaların pratiğe yansıması biraz vakit aldı. Özellikle para politikalarının hükümetin elinden alınarak bağımsız kurumlara devredilmesi, Avrupa Birliği'nde Maastricht Kriterlerinin ortaya konması, ekonomiden siyaseti arındırma girişimlerinin en somut göstergeleri sayılabilir. İkinci aşamada belli başlı piyasaları denetleme ve düzenleme işlevi de bağımsız kurullara devredildi. Ülkemizde son birkaç yılın ürünü olan BDDK, EPDK ve TAPDK gibi üst kurullar aynı sürecin devamı. Şimdi sırada kamu bütçesinin oluşturulmasını da bir şekilde siyasi mekanizmanın dışına taşımak. IMF heyetinin teşvik ve vergi indirimleri konusunda bastırması, biraz da bu sebepten. Zaten fiilen artık hiçbir kamu görevi göremeyen bütçe bu sayede tamamen "siyasi bir içerikten" arındırılmış olacak. Tüm bunlar iyi güzel de, ekonomiyi siyasetten arındırmak için yapılan tüm bu reformlar, bir yerde demokrasinin temellerine de dinamit koymuyor mu? Neticede şartlara göre değişmesi çok muhtemel olan ve önemli bir kısmı da ancak kamuoyu desteği alınınca başarılı olabilecek iktisat politikalarını belirleme ve uygulama yetkisini, seçilmişler yerine atanmışların inisiyatifine bırakmak ne kadar anlamlı? Beğenmediğimiz, ancak beğenmediğimizi alenen itiraf edemediğimiz bir karar mekanizması yerine teknokratların kendilerine has kurumsal bir bilinç ile yağladıkları bir başka karar mekanizması koymanın apayrı sıkıntıları yok mu? Bugün ekonomi ile sınırlandırdığımız bu sürecin, ileride sözgelimi sağlık, eğitim ve savunma gibi diğer sosyal politikaları kapsamayacağını kim garanti edebilir veya etmeli midir? Liberalizmle despotizm arasında çok ince bir çizgi vardır. Bu çizgiye çok yakın gezinenler, bakıvermişsin bir gün sınırın ötesine geçmiş.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |