|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
...Mecrâ'sızlık'ın / "Evsizlik"in İnsanlara Nasıl Bunaltıcı "Romantizm"ler, Macera'lar, Savrulmalar, Paradokslar ve "Parodi"ler Yaşattığına Dâir... Modernlik, antik Yunan paganizmini pekiştirmiştir. Peter Gay'in aydınlanma düşüncesini, dolayısıyla modernliği, paganizmin yeniden yükselişi olarak tarif etmesi boşuna değildir. O yüzden 2500 yıllık batı uygarlık tarihi, paganizmin türlü versiyonlarından ibarettir. Antik Yunan ve Latin paganizminin kurucu paradigması, "insan-kâinat" ekseninde şekillenen bir dünya kurmuş; insanın bu dünyaya, varlıklar (mülk ve melekût) âlemine, kâinâta hükmetmesini icbar etmiştir. Modernlik, insanı bu dünyaya kapatır ve hapseder. Hayatın ve her şeyin merkezine yerleştirir insanı. 2500 yıl önce Protagoras'ın, çağımızda da Heidegger'in dediği gibi insanı "her şeyin ölçüsü ve ölçütü" yapar. Postmodernlikle modernlik arasındaki fark aslî değil, arızî bir farktır: Modernliğin, mutlaklaştırdığı ve bu dünyaya kapattığı insanı, postmodernlik bu kez sadece buraya ve şimdiye kapatmış ve relativizmi mutlaklaştırmıştır. Modernlik, dini hayattan kovmuştu (Ernest Gellner'in birinci sekülerizm çağı dediği şey); postmodernlik ise insanın içgüdülerini, arzularını, iştihalarını, bencilliklerini yani ikincil özelliklerini kutsamış, dinselleştirmiştir (ikinci sekülerizm çağı). Oysa İslâm'ın kurucu paradigması, merkezinde Allah'ın yer aldığı "insan-Allah-kâinât"tan oluşan üçlü bir eksen üzerinde şekillenen bir dünya önermiş ve kurmuştur. İnsan, Lâilahe illallah dediği andan itibaren özgürleşir: İnsan, Allah'ın iradesinin dışındaki bütün iradelere, güçlere, araçlara boyun eğmeyi reddettiği andan itibaren özgürlüğüne kavuşur. Dolayısıyla bu, insanın iradesinin, vicdanının, mevcudiyetinin, mükellefiyetinin ve bu dünyadaki yer'inin farkına varması demektir. Çağımızın en büyük psikanalistlerinden Jacques Lacan bu gerçeği görmüş ve şöyle demiştir: "Tanrı inancını yitiren insan, artık her şeyi tanrılaştırmaya başlayan bir konuma gelmiştir". Tanrı inancını yitiren insan, özne olma imkânını yitirir. Descartes'in "biliyorum, o hâlde varım" önermesi, modern paganizmin âmentüsüdür: Bu önerme, Antik Yunan ve Latin paganizminin paradigmasını pekiştirerek, insanı, kesinkes hayatın merkezine yerleştirmiştir. İnsanın hayatın merkezine yerleştirilmesi, insanın Tanrı'nın yerine yerleşmesi ve Tanrı rolünü oynamaya başlaması demektir. Oysa bu, insanın da, Tanrı'nın da, hayatın da karikatürize edilmesinden başka bir şey değildir. İnsanın fıtratını yitirmesi, ontolojik güvensizlik duygusu (yön ve anlam kaybı) yaşaması, yalnızlaşması, kendisini sadece bu dünyaya kapatması; içgüdülerini putlaştırması, dolayısıyla içgüdülerinin esiri olması demektir. İnsan bu ontolojik güvensizlik duygusunu, epistemolojik güvenlik duygusu geliştirerek, yani doğanın, aklın, bilimin imkânlarını keşfederek (araçları elde etmeyi amaç haline getirip araçları ve her şeyi kontrol ederek) aşmayı denemiştir: Ama sonuç hüsrandır: Çünkü Kartezyen Özne, aslında insanı özneleştirmemiş, nesneleştirmiştir: Psikanalistlerin insanın ikincil özellikleri olarak adlandırdıkları, İslâmî literatürde esfel-i sâfilîn olarak kabul edilen içdülerinin, arzularının, iştihalarının, bencilliklerinin kısacası egosunun emirlerine teslim olan insan, özne olma imkânlarını daha baştan yitirmiştir: Kartezyen Özne, insanı her şeyin merkezine yerleştirmekle, insanın Yaratıcı, kozmos, doğa arasındaki ilişkilerini koparmış, böylelikle insanın fıtratına müdahale etmiş ve sonuçta insanı özneleştirdiğini sanırken aslında insanı nesneleştirmekten başka bir şey yapamamıştır. Oysa insan, fıtraten ahsen-i takvîm üzere (=en güzel kıvamda) yaratılmış bir varlıktır. Fıtratı, insanı eşref-i mahlûkât olarak konumlar; çünkü Bediüzzaman'dan esinle söylemem gerekirse, insana teklif edilen mükellefiyet insanı başka varlıklardan ayıran esaslı bir mükellefiyettir: Bu mükellefiyet, rububiyet (Allah) karşısında insanın ubudiyetinin (kulluğunun, kendiliği'nin) farkına, şuuruna varması ve bunun idrâkiyle müdrik olarak hareket etmesidir. İnsanın ubudiyetini unutmaması, her dâim hatırda tutması, insanın ihtiyar (seçme) kabiliyetlerini ve muhtariyetini garanti eder. İnsanın farkını fark etmesi, kendisine teklif edilen şeyi kabul etmesi, insanı fıtraten yüceltir; özne konumuna yükseltir. Böylelikle eşref-i mahlûkat olduğunun farkına varan insan, içgüdülerinin, ben'inin, araçların esiri olmaktan kurtulur; bu dünyanın sınırlarını aşacak bir ufuk çizgisi üzerinde yürür. İnsanın ubudiyet şuurunu yitirmesi ve rububiyet rolleri oynamaya kalkışması, fıtratını yitirmesiyle sonuçlanır. Bediüzzaman, rububiyet ile ubudiyet arasındaki ilişkiyi enfes bir şekilde -özetle- şöyle açıklar: Ubudiyetinin şuurunda olarak hareket eden, dolayısıyla kendisine teklif edilen mükellefiyeti yerine getirmeye başlayan insan, o ândan itibaren, Rabbi ile muhkem bir münasebet, kavî bir intisab, şaşmaz bir mükaleme (konuşma) ve insana istikametini yitirtmeyecek, pergelini şaşırtmayacak bir muarefe hâlinde olur (yani kâinâtın ve bütün varlıkların kendilerine emredilen şeyleri nasıl harfiyyen yerine getirdiklerini gören insan, Rabbine ve tüm diğer varlıklara karşı konumunu ve mükellefiyetlerini bilir); böylelikle Rabbini, eşyâyı ve kendini tanır, haddini aslâ aşmaması gerektiğinin şuuruna erer. İnsanın haddini aşması, ubudiyet şuurunu yitirmesi ile başlar. Rabbi ile münasebet, intisab, mükaleme ve muarefe hâlinde olma özelliğini yitirdiği andan itibaren Rububiyet rolleri oynamaya kalkışır: Peki, bütün bunların Selefî Anakronizm'le ne ilişkisi var? Şimdilik sadece şunu söyleyeyim: Selefîlik'in varış noktası Hz. Peygamber ve hemen sonrası dönemdir, yani "altın çağ"dır; buraya kadar sorun yok. Ama asıl sorun bundan sonra başlıyor: Çünkü selefîliğin varış noktası "altın çağ"dır ama kalkış noktası, burası ve şimdi'dir. Oysa burada ve şimdi'de hâkim olan, zihin ve davranış kalıplarımıza sirayet ve hükmeden kültür, neo-pagan Batı kültürüdür; hâlet-i ruhiyetimizi belirleyen şey ise yenilgi psikolojisidir. "Ne var bunda?" diye sormayacağınızı umuyorum. Çünkü böyle bir vasatta ve yenilgi psikolojisiyle hareket eden, tarih ve zaman duygusu iptal olan ve bizi Kur'ân'la doğrudan ilişki kurmaya çağıran bir söylemin üreteceği şey nedir? Kuru kafa sayısı kadar Kur'ân, kelle sayısı kadar İslâm icat etmek; dolayısıyla Kur'ân'a teslim olmak yerine, Kur'ân'ı teslim almaktır. Sonuçta kişinin Kur'ân'ı teslim aldığı oranda kendinde bir şeyler vehmetmesi ve nefsini putlaştırmaktan kendisini kurtaramamasıdır. Burada çok esaslı bir noktaya dikkat çekiyorum; umarım söylemeye çalıştığım şey, bihakkın anlaşılır ve alakasız yerlere çekilmez. Pazartesi devam ediyoruz...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |