|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Başbakan'ın dün Kastamonu'da yaptığı sert çıkıyla YÖK meselesi, daha doğrusu YÖK ile hükümet arasındaki gerginlik, bir tür çatışma noktasına çıktı. YÖK meselesi birçok açıdan çok önemli… Üniversitelerin çağdaş dünyanın gereklerine göre yeniden yapılanması bu toplumun geleceği için kaçınılmaz… 12 Eylül tortusu olan, tüm ağırlığıyla bilim dünyasının üzerine çöken, son dönemlerde öğretim üyelerini kalem memuruna çeviren, daha da öte bilim merkezlerine garnizon görüntüsü veren YÖK uygulamasına sünger çekilmesi özgürlük ve demokrasi fikrinin olmazsa olmazı… YÖK Yasası şöyle ya da böyle değişmek zorunda ve değişecek… Böyle kurumda yukarıda ifade ettiğimiz nedenlerle yaşanacak değişim sürecinin ya da yeni tasarının hazırlanma aşamasının son derece önemli, tartışmaya, katılıma, uzlaşmaya muhtaç olması da kimsenin reddedemeyeceği bir gerçek… Ne var ki, bunların hiçbirisi gerçekleşmiyor. Tartışma değil, ideolojik itişme yaşanıyor. Daha doğrusu hükümete açılan savaşın rektörler heyeti taşeronluğunda yürütüldüğü tek yönlü bir operasyon uygulanıyor. Nitekim taşeronlar yeni tasarıya itiraz etmekle kalmıyor, mevcut tasarının kılına bile dokunulmasını istemiyor, yenisini önermeyi reddediyor. Üstüne üstlük, 12 Eylül-28 Şubat karışımı ekibin ve ruhun ağzından demokrasi kelimesi hiç düşmüyor. Bir rektör "hepimiz Kubilay olmaya hazırız" diyebiliyor, bir diğeri "biz kimsenin emrine girmeyiz" diye kükrüyor, rektörler Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç'ın verdiği "açılış törenlerini kullanın, topluma mesaj verin" taktiğini kullanıyor. Sonuçta hedef üniversite, YÖK meselesi olmaktan çıkıyor ve hükümete yönelik, hükümeti yıpratmaya yönelik "ideolojik bir isyan" haline dönüşüyor. Kısacası tartışma denilen şey 28 Şubat kalıntısı bir "Üniversitelerarası Kurul"un ve rektörler düzenin tekeli altına girmiş ve ideolojik bir savaşın payandası yapılmış durumda. Yaşanan bu gelişmenin, asli bir meseleyi kullanarak tali ve siyasi amaçları gerçekleştirmeye çalışan, bu yolla kamuoyunu yönlendirmeye, kutuplaşma üretmeye, kriz yükseltmeye çalışan 28 Şubat günlerinin andıçlarını, psikolojik harekatlarını andıran bir yönü var. Kara Kuvvetleri Komutanı ile YÖK heyetinin yaptığı görüşmeyi değerlendiren bir yazımızda, bu görüşmenin sıradan olmanın çok ötesinde kendilerine "ulusalcı kanat" adını veren "Genç Subaylar komplosu"yla açığa çıkan, askerdeki, bürokrasideki, üniversitelerdeki şahinler ekibinin iyi okunması gereken ve kökü derinde olan varlık, ittifak ve eylemlerinin bir göstergesi olduğunu söylemiştik. Bu köşede birçok noktada eleştirilmesi ve düzeltilmesi gereken YÖK Yasa Tasarısı'nın içeriğine ilişkin değerlendirme bugüne kadar bu nedenlerle yapılmadı. Bu ortam sürdüğü sürece de yapılmayacak… Ortamı ve dengeleri değiştirmek ise hükümetin elinde… Tayyip Erdoğan'ın yaptığı konuşma, uslübu çok sert verdiği tepki belki anlaşılabilir ama, sonuçta hükümetin kendisine karşı planlanan bir operasyonun parçası haline gelmesinin, bu oyunda istenilen rolü oynamasının dışında bir anlam taşımaz. Hükümet katılım kanallarını genişleterek, tartışmayı kamuoyuna, sivil örgütlere, tek tek öğretim üyelerine açabilir. Yasada sıkıntı yaratan düzenlemeler formel, informel kurullarda uzlaşma sağlanıncaya kadar tartışılabilir, bu şekilde YÖK ve rektörler heyeti by-pass edilebilir. Tayyip Erdoğan da çok iyi biliyor ki, sorun üreten mevcut rektörlerin büyük bir çoğunluğu 28 Şubat generallerinin seçtiği adamlardır ve o ruhu temsil ederler. Onları ikna etmek sözkonusu değildir, onlar sadece çatışma sever ve isterler. Ve çatışmalardan kârlı çıkan olmaz. Daha beteri hükümet bu çatışmayı vesile kılar bir görüntüyle, yeni tasarının sıkıntılı yönlerini elden geçirmez, bunları tartışmazsa olabilecek en kötü iş gerçekleşmiş olur. Bir yanlış üzerine bir diğeri konur ve büyük bir fırsat kaçar.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |