AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Hak ettiler ama cevabı Başbakan vermemeliydi...

YÖK Kanun Tasarısı tam da beklendiği gibi, muhatapları tarafından en bayağısından bir laiklik tartışmasına dönüştürüldü. Aslında, getirdiği bu değişikliklerle bile Türkiye'nin ihtiyacı olan seviyenin altında kalan tasarı; değişimin her türlüsüne baştan rezervli YÖK mahfili tarafından dirençle karşılandı. Büyük ihtimalle, mevcut kanun aynen yeniden kanunlaştırılsaydı da bunun ardında art niyet aranacak ve yine hükümetin laik cumhuriyete karşı gizli niyetler taşıdığı iddia edilecekti.

Mevcut YÖK yönetimi için sorun bilimle ya da üniversitelerin demokratikleştirilmesiyle değil; sahip olunan ikktidar sahasını kaptırmamakla ilgilidir. Öteden beri aleni olan bu husus, son tasarının tartışılması sürecinde bir kez daha ortaya çıkmıştır. Kemal Gürüz ve arkadaşları; herşeyin önüne laiklik ve rejim müdafiiliğini koymuş ve temel sorumlulukları ve görev standartları hakkında tek cümle sarfetmemişlerdir.

Kamuoyuna, Türk üniversitelerinin uluslararası bilimsel üretim istatistiklerinin hemen hepsinde neden en gerilerde bulunduklarına dair açıklama yapamamışlardır. Bilimsel makale sayısındaki düşüş ya da yine uluslararası piyasada muteber bilim adamı çıkartılamaması gibi temel problemlere hiç değinilmemiştir. Yıllardır işbaşında bulunan YÖK yönetimi, temel yükümlülüklerinin hemen hepsinde sınıfta kalırken gayretini yalnızca hiç hak etmediği bir özel iktidar alanını korumaya hasretmiştir. Her alanda olduğu gibi, sıra üniversitelerin demokratikleştirilmesine geldiğinde de laikliği kalkan olarak kullanarak belden aşağı bir mücadele yöntemi seçmişlerdir.

Çünkü, yasa değişirse bugün görev başında bulunan YÖK yönetimi ve rektörlerin hepsi değişecektir. Hükümetin, yani seçilmiş iradenin inisiyatifini biraz daha geliştiren ama temelde üniversitelerin kendi iç mekanizmasının özgür seçimine dayalı yeni bir yöntemle, yeni rektörler seçilecektir. Bundan endişe etmek ve bunu rejime yönelik bir girişim olarak manipüle etmek inandırıcı değildir.

Her biri birer politikacı gibi davranan rektörler, hem mevcut uzlaşma zeminini yerle bir etmiş hem de ileri sürdükleri gerekçelerin aslında paravan olduğunu gösteren bir tutumda suçüstü yakalanmışlardır.

Sürdürdükleri psikolojik harekatta son çare de Başbakan Erdoğan'ı polemiğin içine çekmektir. Erdoğan'ın muhataplarının beklediği şekilde tartışma zeminine birinci sınıf bir aktör olarak katılması da ekmeklerine yağ sürmüştür.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek, "Cevabı Sayın Başbakan'ın değil de Genel Başkan Yardımcıları'ndan birisinin ya da bakanların vermesi daha doğru olurdu. Başbakan'ın bir kamu görevlisiyle tartışmaya girmesi rektörlerin işine yarar..." diyor. Çiçek'e göre de rektörlerin asıl derdi ne bilimsel özgürlük ne de laiklik... "Temel problemleri koltuklarının gidecek olması. Koltuk gidince özgül ağırlıklarının da gideceğini çok iyi biliyorlar. Bu nedenle muhatap olarak alınmalarının; özellikle de görev süresi bitmek üzere olan Kemal Gürüz'ü dikkate alıp tartışmanın artık bir anlamı yoktur" yorumunu yapıyor. Çiçek, hükümetin tasarıyı kanunlaştırma iradesinin devam ettiğini de belirtiyor.

Zaten bu saatten sonra geri adım atılması gibi bir ihtimal sözkonusu değildir. Türkiye'nin en problemli kurumlarından birisi olan akademiyanın köklü bir değişime ihtiyacı vardır ve bugün işbaşında bulunan rektör sınıfının birkaç yıl daha koltuklarında oturabilmeleri uğruna bu önemli ihtiyacın ertelenmesi mümkün değildir.


26 Eylül 2003
Cuma
 
MUSTAFA KARAALİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED