|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık büyük bir ortak geçmişe sahip, sonradan gelenin önce geleni tanıdığı, ancak birbirlerine karşı düşmanlığı da sonuna kadar sürdürdükleri üç kitaplı dindir. Onların tarih boyunca birbirleriyle sürekli hesaplaşmaları, her üçünün de Hz. İbrahim'in de birleşmesinden kaynaklanır. Aliya İzzetbegoviç'in "Doğu ve Batı Arasında İslam" kitabında önemle vurguladığı gibi, İslam'dan önce ve sonrasını bir bütünlük ve süreklilik içinde ele almadan, kitaplı dinlerin özünü kavramak oldukca zordur. Hristiyanlık Museviliğe bütünüyle karşı çıkmaz. Ancak onlar Museviliğin gerçek yörüngesinden saptırıldığına inandıkları için, Hristiyanlığın hak din olduğunu savunur. Hristiyanlar kendilerinin son din olduğunu savundukları için, hiçbir zaman Müslümanlara hoşgörüyle bakmamışlardır. Bu yüzden, son yıllara kadar Hristiyanların yönetimindeki ülkelerde Müslümanlara hayat hakkı tanınmamıştır. Müslümanlar ise, Musevilik ve Hristiyanlığı kitaplı dinler olarak görür. Kutsal kitap ve peygamberlere inanmak Müslüman olmanın şartlarındandır. İslam'da peygamberlerin hepsi Allah'ın elçileri olarak, saygı ve sevgiyle kucaklanır, aralarında fark gözetilmez. Arapların İspanya, Türklerin Balkanlar'daki varlığı, Doğu ve Batılı bütün tarihçilerin kabul ettiği gibi, Avrupa'daki Hristiyan ve Musevi varlığını yok etmedi. Her üç din özellikle İspanya'da kendi kültürlerinin en parlak dönemini yaşadı. Avrupa Birliği Anayasası'nda Hristiyanlığa yer verilip verilmemesinin tartışıldığı bugünlerde, Avrupa'nın 1300 yıllık tarihinin yeniden ayrıntılı bir biçimde incelenmesi gerekir. Günümüzde İslam Avrupa'da son elli yıldaki işgücü göçüyle ortaya çıkan yeni bir olgu olarak görülmektedir. İslam'ın Avrupa'daki varlığı yüzyıllar öncesine gitmektedir. Avrupalılar İspanya'daki Müslüman varlığını yok etmek için, tarihin en büyük soykırımlarından birini yaptılar. Hristiyanlar İspanya'da yönetimi ele geçirince, Müslümanlara kesinlikle hayat hakkı tanımamışlardır. Avrupa böylesine dehşet verici geçmişi olan Hristiyanlığın mirasına sahip çıkarak, elli yıla yaklaşan Avrupa ülkeleri bütünleşmesine yarardan daha çok zarar verir. Hristiyanlar, Avrupa'da yalnızca Müslüman ve Musevilerle değil, kendi mezhepleri arasında da kanlı savaşlar yapmışlardır. Avrupa'ya Hristiyanların diğer iki kitaplı dine düşmanlığından daha çok Müslümanların kitaplı dinler dostluğu gerekir. Müslümanlar Avrupa'ya ırk, renk ve din ayrımı gözetmeyen, kimsenin kimseye haksızlık yapmadığı, kutsal kültür odaklı yönetim getirdi. Avrupa Birliği Anayasası'nda onun Hristiyan geçmişinden daha çok Müslüman geçmişini referans almak gerekir. Çünkü, Müslümanların güçlü olduğu dönemlerde, Hristiyan ve Museviler de varlıklarını korumuşlardır. Hristiyan Avrupa'da Musevi ve Müslümanlar bir tarafa, Katolik, Protestan ve Ortodokslar kendi aralarında savaşmışlardır. Osmanlıların dinlere saygılı "Millet Sistemi" kendine özgü bir yönetim biçimi olduğu kadar toplumu oluşturan bütün kimselerin ekonomik, siyasal ve kültürel dokusuna dayalı özgün bir devlet örgütlenmesiydi. Ancak Batılıların önyargıları yüzünden, ünlü tarihçi Halil İnalcık'ın kavramlaştırmasıyla "Osmanlı tarihi en çok saptırılmış ve tekyanlı yorumlanmış bir tarih"tir. Fatih'in yaptığı yasal düzenlemelerle, Osmanlı sınırları içinde yaşayan her topluluk, kendi kesiminden gelen yöneticilerin denetiminde, her alanda o günün şartlarında oldukça önemli bir özerkliğe sahipti. Osmanlı Devleti'nde her kesim kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel kurumlarını geliştirme, dilini özgürce konuşma, inancının gereğini yerine getirme ve aile yapısını koruma yetkileriyle donatılmıştı. Kitaplı dinlerin saygı görmediği bir AB uzun ömürlü olmaz. AB Roma'ya değil, Kudüs'e dayanmalıdır. Kudüs Osmanlı döneminde "Barışın Başkenti" olmuştur.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |