|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
-"Vazifemiz vaz'-ı cedid değil, keşf-i kadîmdir!" Yani "Bizler yeni şeyler ortaya koymakla değil, zaten ortaya konulmuş olan asaleti ortaya çıkarmakla, bu asaleti anlayıp yorumlamakla mükellefiz" diyen Babanzâde Ahmed Naim'in (ö. 1934) bu sözünü vird-i zeban eylememiz gerektiği hususuna sık sık telmihte bulunduğumu bu sütunun okurları gayet iyi bilirler. Niçin? Çünkü bu çağın müslümanları, sadece ehliyetlerini değil, mensubiyet ve aidiyet duygularını da kaybetmiş durumdalar da ondan! Bir türlü kendilerini bayilik ve acentalık yapmaktan kurtaramamaları, mesela Fazlurrahman'ı okuyunca bir çırpıda 'Fazlurrahmancı' (modernist) kesilmeleri, Seyyid Hüseyin Nasr'ı okur okumaz "Hah! Galiba aradığımı şimdi buldum!" deyu birdenbire -her ne demekse- 'gelenekçi' olup okudukları üç-beş kitabı vâkıf olmadıkları sahalarda sermaye olarak kullanmaya kalkışmaları, epistemoloji, ontoloji türünden sözcükler kulandıkları takdirde 'düşünüyor' görüneceklerini sanmaları veya Hanefî ve Cabirî'nin ancak cahil uyutan malumât-furuşluklarından hem de daha ilk bakışta etkilenip "İbn Rüşdçü söylem" üzerinden demokrasi ve liberalizm propagandasına girişmeleri artık alıştığımız o bildik refleksler halini aldı. Bu tür parlaklıklara teşne olan çevrelerin ne tür bir psikozla böyle davrandıklarını anlamak ve daha da önemlisi iyi kavramak maksadıyla bu psikoza yol açan sebepleri dikkatli bir biçimde tahlil etmek zorundayız. Başlıca sorun şu: Türkiye'de düşünme bir türlü yola düşemedi, düşünmenin taliplerini cezbedecek yolu açamadı kendisine; nazarî meselelere yönelik zaten zayıf olan ilgisini sıcak siyasî çekişmeler ve gerginlikler nedeniyle güçlendiremedi. Güncel, akademisyenlerin dahî gündemini belirleyen zararlı ve zararlı olduğu kadar da güçlü bir etken olduğundan, işi-sözümona-düşünme olan çevreler bu topraklarda günceli belirleyecek olan gerçek gündemle yola çıkmayı hiç de 'kârlı' bulmadılar. Mikrofonlardan veya ekranlardan duyurulmaya müsait fikirler bulabilirler ve pazarlayabilirlerse ancak ilgi çekebileceklerine inandılar ve "müşterisiz mal zayidir" fehvasınca düşünme kuvvelerini düşüncenin kendi haysiyeti adına değil, toplum için, toplumun ilgisi için, daha doğrusu topluma ulaşmalarına izin vermekle yetkili aracıların şefaatini sağlayacak ölçülerde faaliyete geçirmeyi 'beceriklilik' olarak kabul ettiler. Bu beceriyi göstermiş olan şarlatanları ise küçümsemediler, küçümser görünmekle birlikte onlara için için gıpta ettiler. Hâsılı, kendisini veya yaptığı işi önemsiz addeden herkesin yapabileceği gibi, kendilerini ve çabalarını önemsetmek kaygusuyla yaygın ve parlak görüşlere meyledip revaçta olan, rağbet gören sözler söyledikleri takdirde ancak adam îdadını gireceklerine inandılar. Mesela bu topraklarda bu toprakların tarihi gereği Arapça, Farsça veya Osmanlıca bilmenin kendileri için ne denli büyük bir ayrıcalık olduğunu akıllarına bile getirmediler ama, şayet İngilizcelerini veya Fransızcalarını konuştururlarsa karşılarındakini etkileyeceklerini, hiç değilse 'molla' suçlamasından sıyrılıp "özgür düşünür", "çağdaş ilahiyatçı" gibi sıfatların kendilerine çok daha yakışacağını sandılar. Hiç değilse bu onların kendilerini iyi hissetmelerini sağlıyordu. Sırf bu yüzden İngilizceleri veya Fransızcaları ya da Almancaları kendilerinden daha iyi oldukları için kendi sahalarında kendilerine caka satan ukalaların tafralarını sîneye çektiler. Mutaassıb görünmemek için böyle yaptıklarını söylemek haksızlık olur. Çünkü onların taassublarını bir kenara bırakmalarının üstünden hayli zaman geçmişti. Taasublarından eser kalmayınca, hassasiyetleri de, hususiyetleri de zayıfladı, düşüncelerinin asıllarıyla irtibatını kurmak konusundaki endişeleri de. Hassasiyetler zayıflayınca, maneviyatlarını bu sefer hissiyât üzerinden takviye etmeyi denediler. Oysa hissiyât aklı değil, olsa olsa zekâyı besleyebilir; sadece zekâyı kuvvetlendirebilirdi. Zekîlerin sayısı gerçekten de çoktu. İnsanlarımız bir kere zekî olmaya karar vermişlerdi. Başarılı olmanın yolunun zeki olmaktan geçtiğini muhalifleri gibi onlar da pek iyi kavramışlar; ne ki zekânın nazariyât sahasında insanı 'bilge' veya 'bilgin' değil, 'bilgiç' kılacağından gaflet etmişlerdi. Öyle de oldu nitekim. Çok değil, 50 yıl içinde etraf aydınlarla doluverdi. Fakat bu arada zekâyı değil, aklı ve kalbi önemseyen zevat usul usul aramızdan çekiliverip bizleri etrafı ontoloji ve epistemoloji çöplüğüne çeviren çağdaş münevverlerle başbaşa bıraktı. Toplumsal proje! Bir zamanlar ne de büyüleyici bir efsunu vardı bu iki sözcüğün! Toplumsal projelerin peşinde koşmak, daha yirmi yıl öncesine kadar 'ideolog' veya 'teorisyen' olmak nice gencin rüyasını süslemişti. Sözümona solun teorisyenleri vardı, bizim niye olmasındı?!? Bu gençler bugün belki ideolog veya teorisyen olamadılar ama en sonunda büyük şirketlere, etkin kurumlara veya birtakım partilere 'danışman' olmayı başardılar. Çünkü tüccarlara ve siyasetçilere nazaran cüziyâtı bilmek, en azından (!) bilmek idi. Türkiye çöle dönseydi, çöl hiç değilse tabii bir vasat olduğundan geleceği ümitle karşılayabilirdik; oysa ülke, düşünmenin kendisine asla yer bulamayacağı bir slikon vadisine döndü. Düşünmenin yola düşmesi için gerekli olan nitelikleri kaybetmesinin asıl sebebi de sadece bu: hususiyet yok hassasiyet var; hassasiyet yok hissiyât var!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |