|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Milliyet, 7 Mayıs 2003: "EMNİYETTE KORKUNÇ ŞÜPHE... Hapisteki uluslararası uyuşturucu kaçakçısı Abdulvahap Barutçu'nun, yakalanmadan önce Moldavya'daki sevgilisini aradığı üç telefondan biri, dönemin Mali Şube Müdürü Ayhan Mimaroğlu'na ait çıktı..." Eski Milliyet yazarı Tuncay Özkan, Aralık 2001'de, "hayali ihracatçı" Erol Kohen'den hediyeler aldığı iddiasıyla savcılıkça sorgulanan Mimaroğlu'nu "Mafya babalarına ve uyuşturucu kaçakçılarına göz açtırmayan müdür" diye savunmuştu...
Milliyet'in polis şefleriyle ilgili bazı haberlerini okumak hoş oluyor... Çünkü o haberlerin her birinde, birkaç ay ya da birkaç yıl önceki bir Milliyet manşeti (ya da manşetler dizisi) berhava oluyor... İşin ilginç bir tarafı da şu: O berhava olan manşetlerin hepsinin altında aynı isim var: Tuncay Özkan... Dünkü Milliyet'in birinci sayfasındaki "Emniyette korkunç şüphe" haberi de onlardan biriydi: "EMNİYETTE KORKUNÇ ŞÜPHE... Hapisteki uluslararası uyuşturucu kaçakçısı Abdulvahap Barutçu'nun, yakalanmadan önce Moldavya'daki sevgilisini aradığı üç telefondan biri, dönemin Mali Şube Müdürü Ayhan Mimaroğlu'na ait çıktı..." Milliyet'in (7 mayıs) haberinin birinci sayfa malzemesi böyle... Haberin devamından da, Moldavya İnterpolü'nden alınan bu bilgi üzerine dönemin (Temmuz 2002) Türk Narkotiğinin tespit edilen numaraların dinlenmesine onay almak üzere evrakı 15 Temmuz'da Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'e çıkardığını; Özdemir'in yazıyı onaylamadığı gibi durumdan Mimaroğlu'nu da haberdar ettiğini; yazının, Mimaroğlu'nun adının listeden çıkarılmasından sonra onaylanıp DGM'ye gönderildiğini öğreniyoruz... Şu andaki durum da şöyleymiş: Hasan Özdemir'in ifadesinin alınabilmesi için Mülkiye başmüfettişleri görevlendirilmiş... Halen İnşaat Emlak Şube Müdürü olan Ayhan Mimaroğlu'na ait telefon dökümlerinin de çıkarılmasına karar verilmiş... Olayı Milliyet herhalde izleyecek, gelişmeleri biz de oradan size aktarırız... Fakat biz bugün sizi biraz eskiye götürecek, Aralık 2001 ile Haziran 2002 arasında Milliyet'te yayımlanan bazı haberleri ve yorumları birlikte gözden geçireceğiz...
'ÖRÜMCEK AĞI'NDA İKİ MÜDÜR
2001 Aralık ayında gazeteler, bazı büyük firmalara sahte bilgi temin edildiği ve bu yolla Hazine'den 20 milyon dolarlık vergi iadesinin bu firmalara aktarıldığı iddialarıyla başlatılan "Örümcek Ağı Operasyonu"nun İstanbul'dan iki polis müdürünü de kapsayacak şekilde genişletildiğini duyurdular okurlarına... Yeni iddialara göre, şirketlere sahte bilgi sağlayan Erol Kohen'in, işlerini o güne kadar hiçbir engele takılmadan yürütebilmesinin nedeni, İstanbul polisiyle kurduğu "sıcak" ilişkilerdi. Erol Kohen'in adamlarının Ankara'da alınan ve DGM'ye aktarılan ifadelerinde, özellikle iki müdürün Kohen'den büyük hediyeler aldıkları öne sürülüyordu: İstanbul Mali Şube Müdürü Ayhan Mimaroğlu ve İstanbul Organize Suçlar Şube Müdürü Adil Serdar Saçan... Suçlanan polis müdürleri 24 Aralık 2001'de Ankara'da DGM Savcısı Hamza Keleş'e altı saat süreyle ifade verdi. Bu haber de 25 Aralık tarihli gazetelerde yer aldı. Aynı gün, Milliyet yazarı Tuncay Özkan, normal bir ülkede olsa, bir gazetecinin meslek kariyerini sorgulanır hale getirecek bir yazı yazdı ve iki müdüre kefil oldu. Evet, ortada henüz sadece iki müdürü suçlayan Maliye müfettişlerinin raporları ve bunlara dayanarak yürütülen bir savcılık soruşturması vardı, bunlarla müdürleri suçlu ilan etmek tabii ki olmazdı... Ama olmayacak başka bir şey, her şey bu kadar karışıkken bir gazetecinin çıkıp şu satırları yazmasıydı: "İstanbul Emniyeti'nde görevli iki polis müdürü. Biri hukuk fakültesini bitirmekle kalmamış bir de doktora yapmış: Dr. Adil Serdar Saçan. Organize suçlarla mücadele için kurulan şubenin ilk ve halen görevdeki tek müdürü. Diğeri polis koleji çıkışlı. Yurtdışında irtibat görevlisi olarak çalışmış. Sonra adım adım yükselip mali şube müdürlüğüne kadar gelmiş: Ayhan Mimaroğlu. "İki polis müdürü Türkiye'de aklınıza gelen ne kadar operasyon, ne kadar yolsuzluk ve hortum soruşturması varsa yapan kişiler. Son dönemde Recep Tayyip Erdoğan ve tayfasının suçlandığı bütün soruşturmaları onlar yaptı. DGM savcılığı ile birlikte geliştirdikleri çalışma ve disiplin sayesinde İstanbul mafyanın, yolsuzlukların başkenti olmaktan çıkma konusunda ciddi adımlar attı. Haracı kestiler. Sadece Ömer Lütfü Topal'ın karısının evinde arama yaparlarken 6 milyon dolar rüşvet teklifini tutanağa bağlayıp, parayla birlikte savcılığa yolladılar. Yargısı devam ediyor. "Şimdi bu iki müdür suçlamaların odağında. Trilyonlarca liralık yolsuzluk ve mafya olayını çözen, milyar dolarlara hükmeden mafya babalarına ve uyuşturucu kaçakçılarına göz açtırmayan bu müdürler hayali ihracatçılara yardım ve yataklıkla suçlanıyorlar."
AL GÜLÜM, VER GÜLÜM...
Açıklanması çok zor bir yazıydı bu... Bir gazeteci, her şey böylesine "sıcak" ve karışıkken nasıl kendisini bu ölçüde bağlayabilirdi? Sorunun cevabı, gazetecinin bu müdürler karşısındaki pozisyonunda gizliydi... Bu kadro, Tuncay Özkan'ın, gazeteci diliyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir üslupla savaş açtığı önceki İstanbul Emniyet Müdürü Kâzım Abanoz'un görevden uzaklaştırılmasından sonra göreve gelmişti... Eh, gazeteci, köşesini (ve gazetesini) bir kısım polise karşı bir mücadele platformu olarak kullanınca, onların rakibi olan başka bir kısım polise de işte bu üslupla kefil olabiliyordu... Bir "al gülüm, ver gülüm" meselesiydi bu... Nitekim, çok değil bundan 5 ay sonra, Tuncay Özkan, iki polis müdürünün sadece kendisine verdiği bilgilerden kotardığı "KOMPLO" manşetiyle bir kez daha Milliyet'in tepesine tırmanacaktı... Ve bunun da bir habercilik rezaleti olduğu, gene Milliyet'te birkaç ay sonra yayımlanan bir haberle ortaya çıkacaktı... Onu da yarın ele alırız... (A.G.) Kiminde ikisi de yok, kiminde Çandar var Birand yok! CNN Türk'ten Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand'ın ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile yaptıkları söyleşi haklı olarak 7 Mayıs tarihli gazetelerinin başsayfalarında manşetlerde ya da baş köşelerde yerini bulmuştu. Nasıl bulmaz, Wolfowitz basbayağı, yakın geçmişte uyguladığı Irak politikasından dolayı Türkiye'yi özeleştiri yapmaya çağırıyordu... Neyse, konumuz söyleşinin içeriği değil. Konumuz bu söyleşinin bazı gazeteler tarafından nasıl aktarıldığı. Gözden geçireceğimiz bu aktarma tarzını da sadece "biçimsel" yönle sınırladık; yani söz konusu gazetelerin söyleşinin "içeriği"yle ilgili ne düşündüklerini de bir kenara bırakacağız... Önce Cumhuriyet gazetesi: Gazete haklı olarak söyleşiyi manşete taşımış: (Wolfowitz'in ağzından) "Türkiye hata yaptım desin". Ancak dikkatimizi çekti, Cumhuriyet, haberinin hiçbir yerinde söz konusu söyleşiyi kimin hangi kanal adına yaptığından söz etmiyor... Yani manşete taşıdığı bu habere konu olan söyleşiyi Çandar ve Birand'ın yaptıklarına dair tek kelime yok! Gazete bu çerçevede sadece şu bilgiyi vermiş: "Bir televizyon kanalına demeç veren ABD savunma..." O kadar "tutumlu" ki, kanalın, CNN Türk'ün adını bile anmıyor... Cumhuriyet'in bu yayın tarzını niçin tercih ettiğini (biraz sezsek de!) tam olarak bilmemiz imkansız. Ancak Cumhuriyet'in bu 7 Mayıs tarihli sayısında benzer bir "unutkanlık"la daha karşılaşınca, problemi biraz daha anlar hale geldik diyebiliriz. Bu "unutkanlık" da şu: Biliyorsunuzdur gazete (Cumhuriyet) bugünlerde 80. doğum yıldönümünü kutluyor. Bu kutlama çerçevesinde tarihini anlatan bir ek de vermeye başladı. Gazetenin yine 7 Mayıs tarihli sayısında bu "ek"e ilaveten iki tam sayfaya yayılmış bir de özet tarih de yer alıyor. Cumhuriyet'in nasıl doğduğu, nasıl geliştiği, nasıl bu günlere geldiği özetlenmiş. Dikkat ettik, gazetenin 1991 yılında yaşadığı "kriz" doğrusu fazla çabuk geçiştirilmiş. Sadece şu sözlerle yetinilmiş: "Nadir Nadi'nin 1991 yılında ölümünün ardından gazetenin yönetici ve bazı yazarlarıyla Berin Nadi, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Hikmet Çetinkaya ve yazarlar değişiklikten rahatsız olunca Cumhuriyet'ten ayrıldı." Görüyorsunuz çok mu çok "tutumlu" bir anlatım daha! O derece "tutumlu" ki, 1991'de yaşandığı söyleyen "değişiklik"in ne olduğu ve kimler tarafından yapılmak istendiğine dair tek bir bilgi yok. Cumhuriyet, besbelli ki, o "değişiklik"te gazetenin genel yayın yönetmeni olan Hasan Cemal'in ve diğer gazetecilerin adlarını bile anmak istemiyor! Dolayısıyla, Wolfowitz ile söyleşiyi kimlerin yaptığını okurlarına duyurmaktan bilinçli olarak geri durmasının, bu ikinci "unutkanlık"ın yanında lafı bile edilmez....
Biz gelelim tekrar Wolfowitz ile yapılan söyleşiyi bazı gazetelerin nasıl verdiği konusuna: Çok enteresan doğrusu, Tercüman'ın (Ilıcaklar) haberi verişi de bir tuhaf... Tercüman (7 Mayıs) şöyle bir manşet atmış: "Amerika'dan şok sözler / Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, yazarımız Cengiz Çandar'a konuştu. 'Türkiye özür dilesin' dedi." Yalan değil, Wolfowitz gerçekten de "yazarımız Cengiz Çandar"a konuştu; ama sadece Çandar'a konuşmadı ki, yanında Mehmet Ali Birand da yok muydu, yoksa biz mi hayal gördük? Sadece Birand'in değil, CNN Türk'ün adı da Tercüman da yok. Tercüman'ın Wolfowitz söyleyişini bu şekilde, yani tamamen "yazarımız Cengiz Çandar"a verilmiş bir mülakat gibi sunması ortaya şöyle komik bir durum da çıkartmış: Gazetenin 11. sayfasını açtığınızda karşısına Çandar'ın köşeyazısı ve şu manşet çıkıyor: "Wolfowitz depremi". Yani değişik çevreler ABD Savunma Bakan Yardımçısı'nın CNN Türk'te Çandar ve Birand'a anlattıklarını nasıl yorumladı... Manzara "komik", çünkü Tercüman'ın manşetten bildirdiği gibi eğer Wolfowitz gerçekten sadece "yazarımız Çengiz Çandar"a konuşduysa ve Çandar da konuşulanlara bugünkü köşesinde yer veriyorsa, Wolfowitz'in sözlerine tepkiler nasıl gelebildi?! Ne olacak, "Türk medyası" işte! (K.B.)
İKTİBAS YOLUYLA MİSAFİR
Radikal gazetesi yazarı Haluk Şahin'in "Nouma yine kışkırttı" başlıklı yazısı…
Maç sırasında elini külotunun içine soktuğu için 'büyük bir infial dalgası' sonucu Beşiktaş takımından atılan Pascal Nouma bir televizyon görüşmesi sırasında şöyle demiş: "Madem benim hareketimi evde çoluk çocuk gördü diye kızıyorlar, o zaman açık saçık resimlerle dolu gazeteleri evlerine nasıl götürüyorlar?" İşte tahrik edici, provokatif soru! Yanıtını aramaya başladığınız anda Türk toplumunun yalnızca törelerine ve geleneklerine değil, bilinçaltının derinliklerine de inmek zorunda kalıyorsunuz. Ve bulanık bazı şeyler aydınlanmaya, netleşmeye başlıyor. Nouma'nın sorusunda önce önemli bir tespit var: Türkiyenin çok satan 'aile gazeteleri'nde başka ülkelerdeki emsalleriyle karşılaştırılmayacak kadar çok sayıda çıplak kadın ve erotik durum fotoğrafı yer alıyor. Bunu geçen hafta boyunca cinsel açıdan dünyanın en liberal ülkelerinden birisi sayılan Danimarka'nın belli başlı gazetelerine bakarken bir kez daha fark ettim. Bu gazetelerin sayfalarında ne bikinili kızlara ne de yatağa girmiş çiftlere rastladım. Yasak olduğundan filan değil, tercih meselesi. Kopenhag'ın belediye otobüslerinin üzerinde penis kuklası oynatan bir kumpanyanın kocaman resimli ilanları vardı. Penis kuklasının nasıl bir şey olduğunu sormayın, hayal gücünüzü kullanın! Yurda dönerken Nouma'nın sorusunu okuyunca, aklıma yıllar önce Türk basını konusunda Hollanda televizyonu için röportaj yapmaya gelen gazetecinin sorduğu soru geldi: "Türk basını niçin Avrupa'nın santimetrekare başına en fazla çıplak kadın teni düşen basını?" Vay canına! Bu soruyu beklemediğimden, Türkiye nüfusunun genç olmasından ve gazetelerin genç okur kazanmak için bu yolu seçtiklerinden filan dem vurmuştum. Aradan 10 yılı aşkın zaman geçti ama basınımız bu alandaki Avrupa şampiyonluğunu muhafaza ediyor. Belli ki, bu durum Fransız Nouma'nın da dikkatini çekmiş. Kim bilir, delibozuk tavırlarıyla manşetlerden düşmeyen Nouma bu gazeteleri evine götürüp götüremeyeceğini, çocuklarına gösterip gösteremeyeceğini bile düşünmüştür. Tabii, Nouma'nın provokasyonu, medyanın ve spor kamuoyunun çifte standardını hedef alıyor. Konunun bir 'aile' meselesi değil, başka bir mesele, erkekleri ilgilendiren bir mesele olduğunu ilan ediyor. Aslında, erkeklikleri rencide olan sizin maçolar aile kavramının arkasına saklanıyorlar diyor. Benim basından ve çevremden edindiğim izlenime göre Nouma'nın, çirkin olduğuna şüphe olmayan hareketinden en çok çoluk çocuk değil erkekler rahatsız oldu. Ola ki, erkekler o harekette kendi erkekliklerine yönelik bir meydan okuma gördüler. Ola ki, Nouma'ya duydukları öfkenin kaynağı, kendi bilinçaltlarında yatıyordu. Bu türden 'kaydırılmış' maçoluğa ülkemizde ve coğrafyamızda çok rastlıyoruz. Düşünün, aynı hareketi kadınlararası futbol maçında bir kadın oyuncu yapmış olsaydı erkeklerin tepkisi bu kadar büyük olur muydu? Tam tersine, ne kahkahalar patlatılır ne espriler yapılırdı! Büyük bir olasılıkla kadın oyuncu ceza meza almazdı. Nouma'nın provokatif sorusu hassas ve tehlikeli noktalara uzanıyor. Coğrafyamızdaki erkeklerin maço tutumlarıyla, sürekli gizlenmeye çalışılan cinsel güvensizliğini yan yana koyarsanız siyasetten sanata, kıyafetten spora daha ne provokatif sorular çıkar karşınıza! (A.G.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |