|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Asfalta gitmek." 1950'lerde İstanbul'un tarih ve kültür mirasının nasıl ve ne surette yok olmaya başladığını anlamak/kavramak isteyenler için aslâ unutulmaması gereken bir tabirdir: "Asfalta gitmek" Nice mezar, nice türbe, nice cami.... yüzlerce, binlerce tarihî mekan insafsız ellerin katranlı parmakları arasında asfalta gitti, inanın, saymakla söylemekle bitmez. Asfalt denen canavarın iştahla açtığı ağzına sunulan o cânım eserlerin yerlerinde bari şimdi yeller esse! Nerede?! Yeller bile küsmüşler esmiyorlar. İğrenç betonarmeler doğurdu ve kapılarımızın önüne bıraktı bu asfalt canavarı... Kolaylıkla görülebilecek, hemen ziyaret edilebilecek bir mekândan hiç değilse misal sadedinde sözetmek isterim. Lütfen bir fırsatını bulup Veznecilere (Direklerarası) gidiniz, zaten hemen hergün oradan geçenlerden iseniz başınızı çevirip dikkatle bakınız, Damad İbrahim Paşa Medresesi'ni görmekte hiç zorlanmayacaksınız; yakın zamana kadar minibüslerin önünden caddeye kıvrıldığı köşenin (hani şu Suriçi İstanbulunun tam merkezini gösterir yeşil mermer sütunun veya Şehzadebaşı Camii haziresinin) tam karşısında bulunan harabe medrese... O köşede muhteşem bir sebil ve hemen yanında eşsiz bir çeşme bulunur... Sebilin hemen bitiminden itibaren ise demir parmaklıkların bile koruyamadığı boynu bükük, zavallı bir hazire... Şayet birkaç dakikanızı bu medreseye ayırırsanız, daha ilk bakışta asfaltın bu medresenin dış duvarlarını —çeşmesi ve sebiliyle birlikte— yarı beline kadar yuttuğunu, geri kalanını da yutmak için uğraştığını, bu arada hazirenin ise bir çöplük haline geldiğini hem de tüm çıplaklığıyla görebilirsiniz. (Lüften biraz yakından bakınız; kaybolan, çiğnenen, atılan, yok edilen bu mekânın bütün perişanlığına rağmen nasıl da asaletiyle direndiğini ve sanki bir yandan da yaşlı gözlerle "Hiç buralardan ehl-i dil geçmez mi?" diye seslenip durduğunu hemen farkedeceksiniz.) Peki İstanbul'un başına musallat olan bu asfalt canavarını besleyenler, ona her gün gıdasını temin edenler kimler? Şimdi bir suçlu envanteri çıkaracak değilim, bu işe mezun ise hiç değilim. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki bu içler acısı manzaranın hâl-i hazırdaki mesulleri bizleriz; bakan ama görmeyen, okuyan ama anlamayan, gezen ama ziyaret etmeyen bizler... Birşeyler yapmalı! İşin ehline yol açmalı! Yolda olanlar varsa —ki var!— onların işlerini kolaylaştırmalı... Sözgelimi Ankara'da "Türkiye Mezarlıklar Vakfı" adlı bir kuruluş var ve bu vakfın kurucusu sayın Nebahat Kantarcı hanımefendi karşılaştığı tüm güçlüklere karşın kendi kısıtlı imkânlarıyla hakikaten büyük bir mücadele veriyor ve mezarlarımızın tamiri, bakımı, ağaçlandırılması gibi hizmetleri ibadet aşkıyla yıllardır sürdürüyor. Sayın Fatma Chill hanımefendi, Fatih Sarıgüzel caddesi üzerinde, Hoca Üveys Camii'nin yanındaki kabristana ehl-i dil'den bir beyefendinin kendi imkânlarıyla yeni halini kazandırdığını söylüyor. "Sivil Toplum Kuruluşları" gibi parlak terkibleri ağızlarına pelesenk eden ekabir niçin bu tür mütevazı çabaları desteklemezler, niçin insanımızın yegâne sermayesi olan vicdanını, tarih şuurunu —hiç değilse biraz yanlarında olmakla— güçlendirmeyi denemezler?!? Yetkili zevatın tarihimize, kütüphanelerimize, mezarlıklarımıza sahip çıkması için İstanbul'un da Bağdat gibi bombalanması mı gerekiyor?!? Paris'ten, Londra'dan, New York'tan gelen soyguncu çeteleri organize halde tarih ve kültür hazinelerimizi içimizdeki aymazlarla birlik olup soyarken, mirasımızı bizim adımıza korumaya çalışan üç-beş fedakâr insanın ekabire seslerini duyurmaları için muhakkak proje bedellerinin milyon dolarlarla mı ifade edilmesi gerekiyor?!? Dinimize göre ölülerimizi bekletmek, gömülmelerini geciktirmek hürmetsizlik addedilir; sebep olarak da bedenin hemen toprağa kavuşması lüzumundan sözedilir. Oysa artık ölülerimiz asfalta gidiyor; kimse de ayıptır, yazıktır, günahtır demiyor! "Ölülere Kur'an okunmaz" diyerek ölülerimizle, ölüm'le aramızdaki bağı koparmayı Kur'ancılık sananların nâdanlığı ya da Süleymaniye Camii'nin duvarına kırmızı renkte yağlıboyalarla sloganlar yazmayı İslamcılık sananların hodgâmlığı tarihsizliğin nasıl olup da kolayca köksüzlüğe dönüştüğünün, dönüşebileceğinin açık bir göstergesi değil mi? Hani bir deyiş vardır "yatacak yeri bile yok" diye... Bu gidişle korkarım bizlerin de yatacak bir yeri kalmayacak... Kalmayacak; zira tarih ve toprağın, kendine ihanet edenleri affettiği aslâ vâki değildir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |