|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Beğenen pek çıkmadı ama ben o fikirde değilim.... Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Atina Zirvesi'nin kapanış töreninde Kıbrıs Cumhurbaşkanı Papadopulos'un hemen arkasında hiç de "asık surat"lı bir görüntü vermemiş... Tam tersine Gül, kendisine zeytin dalı uzatılan Kıbrıs Cumhurbaşkanı'na (Cengiz Çandar'ın ilan ettiği gibi, ben de artık bu "zat"tan "Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri" olarak değil, basbayağı "Kıbrıs Cumhurbaşkanı" olarak söz edeceğim!) gülümseyerek bakıyor. Ayrıca ben inanıyorum ki, Gül tek başına kalsa, yani Türkiye'deki "muhafızların terörü" bu derece yüksek sesle çıkmasa, Papadopulos'un elini de sıkardı... Ben doğrusu, Dışişleri Bakanı hakkında kaleme alınan şu türden sözlere de katılmıyorum: "Muhatapları Atina'da yepyeni bir Avrupa'nın altına imza atmak üzere peş peşe boy gösterirken, Türk Dışişleri Bakanı amiyane tabirle sıvışacak delik arıyor!" (Erdal Güven, Radikal) / "Başta Erdoğan ve Gül olmak üzere AKP'lilerse, bir öyle konuştular, bir böyle; tezlerinin ne olduğu anlaşılamadı,söylediklerini her platformda savunacak cesareti kendilerinde bulamadılar, yarım adımlarla (ve galiba 'yarım adamlar'la) bir yerlere varabileceklerini sandılar." (Haluk Şahin, Radikal) / "Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Kıbrıs sorununu çözüp Türkiye'nin Avrupa Birliği yolundaki engellerden birini kaldıracağını ümit edenlere bir haberim var: Bu ümit boştur." (Metin Münir, Sabah) Bu yazarların üçü de, muhakkak ki bu eleştirilerini iyi niyetle, bir uyarı olarak yapıyorlar. Ama biraz haksızlık etmiyorlar mı? Bu eleştiriler için vakit henüz "erken" değil mi? Türkiye'nin gündemine ancak 50'li yılların ortasında giren fakat girmesiyle birlikte en büyük "milli dava"lardan birisi olan Kıbrıs meselesiyle başedebilmek o derece kolay mı? Geçen gün Milliyet'ten Güneri Cıvaoğlu çok yerinde bir hatırlatma yapıyordu: "Özal, Kıbrıs'ı daha 1983'te, seçimi kazandığı zaman, hükümeti kurma görevi kendisine verilmeden bir oldubitti halinde kucağında buldu. 15 kasım 1983'te KKTC bağımsız devleti ilan edilmişti. Askeri yönetimin giderayak son icraatıydı. O gün Özal'ın canının sıkıldığını telefonda 'çok lazımdı sanki' dediğini hatırlıyorum. Özal, Kıbrıs sorununu her coğrafyada Türkiye'nin freni olarak görüyordu." Yani sözün kısası, bu öyle bir mesele ki, bakalım daha kaç hükümet onu "kucağında bulacak"?! Siz istediğiniz kadar haklı olarak "Çok lazımdı sanki" deyin... Cıvaoğlu'nun dediği gibi bu büyük bir "armağan"; Türkiye'nin sivil yönetimlerine askeri yönetimden bir armağan... Dolayısıyla biraz daha "sabır"ın ve güvenin başta hükümet olmak üzere herkese yararı olur sanıyorum... Gül'ün Atina'dan yaptığı açıklamaları da "asık suratlı" bulmadım doğrusu... Dışişleri Bakanı her fırsatta olduğu gibi Atina'da da "Türkiye'nin ısrarı açık, AB sürecimiz engellenemez" diyor. Yani "öncekiler"den farklı olarak, belli ki AB üyeleğini herkesten önce kendisi samimi olarak istiyor. "Samimiyet"i küçümsemeyelim; her işin başı o değil mi? Gül'ün Yunanistan Başkakanı Simitis'in Kıbrıs'a yapacağı (gazeteler "Rum kesimi"ne diyor ama!) ziyarete ilişkin aklından geçenler de çok açık. KKTC'den isteyen partilerin Simitis'in davetine tabii ki gidebileceklerini söylüyor. Ve de tabii bir de Gül'ün, Atina ziyaretini eleştiren Denktaş'a yönelik bir açıklaması var ki, bu açıklama gerçekten mükemmel: "Bu işlere karar vermek Türkiye'nin bileceği şey. AKP hükemetinin Kıbrıs için pozisyonu, Ecevit hükümetinin pozisyonundan farklı." Ben gazetelerin ellerine ulaşan açıklamalara akıllarına göre başlık atmasından hiç hazetmesem de bugün için bu kuralı bozuyor ve Milliyet'in Gül'ün Denktaş'a yönelik açıklamasına yakıştırdığı şu hoş başlığı –doğrusu ben de çok yakıştırdığımdan- aynen aktarıyorum: "Bizi Ecevit ile karıştırma". Hadi bakalım, inşallah....
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |