|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Wallerstein, çağımızı, "belirsizlikler çağı" olarak tanımlar ve "önümüzdeki 25 yıl içinde yaşanacak gelişmeler, dünyanın 500 yılını belirleyecek" der. O yüzden, yaşadığımız değişimlerin mâhiyetini ve dayandığı kök-paradigmayı çok iyi kavramamız gerekiyor. Bunun için büyük tarihçi Braudel'in deyişiyle, "bugünü anlamak için bütün tarihi seferber etmek zorundayız". Yakın insanlık tarihinde yaşanan en büyük değişim, Batı uygarlığının tam 500 yıl önce Rönesans ve Reformasyon'dan sonraki süreçte modernlikle birlikte geliştirdiği seküler meydan okumadır. Önce Güney Avrupa'da (İtalya'da) Rönesans olarak başlayan Avrupa'daki değişim fırtınasının zamanla Kuzey ve Batı Avrupa'ya doğru yayıldıkça Reformasyon'a dönüştüğünü görüyoruz. Rönesans ve Reformasyon süreçleri, birbirini besleyen ve kışkırtan değişim süreçleridir. Bu değişim fırtınasını açıklayabilecek anahtar sözcük "keşif" sözcüğüdür. Avrupalılar, Rönesans'la birlikte üç şeyi "keşfettiler": Müslümanlar aracılığıyla pagan antik Yunan uygarlığını; Atlantik ötesi "yeni dünya"yı (Amerika'yı) ve deniz-aşırı ticâreti ve ticâret yollarını. Reformasyon ise insanın özgür irâdesinin keşfini mümkün kılmıştır. Avrupalıların, Müslümanlardan yaklaşık 8 asır sonra da olsa insanın özgür iradesini ve dolayıyla doğa'yı ve aklı keşfetmeleri, yüzyıllarca yegâne siyâsî, ekonomik ve kültürel otorite, hegemonya ve meşruiyet kaynağı olan Kilise'nin (din'in yani Hıristiyanlığın değil; insanın hareket ve varoluş alanını sınırlayan ve "sıfırlayan" Kilise Hıristiyanlığı'nın) hâkim konumunu yitirmesiyle sonuçlanmıştır: Artık Kilise-merkezli bir dünyadan insanın tanrının rolünü oynamaya başladığı insan-merkezli bir dünyaya geçilmiştir. Dindar biri olmasına rağmen, insanı, insanın "aklı"nı her şeyin ölçütü hâline getiren modernliğin "baba"sı Descartes'ın, Kilise'nin temsil ve kontrol ettiği "gelenek" ve "otorite"ye savaş ilân etmesinin nedeni burada gizlidir. 2500 yıllık Batı uygarlığının kurucu aklı'nı ele veren temel paradigmayı, olumsuzlayıcı akıl olarak tanımlayabiliriz: William McNeill, olumsuzlayıcı akıl diye tarif ettiğim bu durumu özlü bir şekilde şöyle açımlıyor: "2500 yıllık Batı uygarlığı, Hint mistisizmi ile antik Yunan naturalizmi ("putperestliği") arasında yaşanan bir ifrat ve tefrit hikâyesidir". Burada çok esaslı bir noktaya dikkat çektiğimi zannediyorum: Batı uygarlığı antik Yunan'dan bu yana Kur'ân'ın ifâdesiyle bir türlü "mîzân"ı (denge'yi, adâleti) tutturamamış; sürekli birbirini nakzeden, yoksayan, yok etmeye çalışan, iki aşırı uç arasında savrulup durmuştur: Antik Yunan uygarlığı, insanı tanrılaştırarak bu dünyayı (fizik gerçekliği) mutlaklaştırmış; fizikötesi gerçekliği ve Tanrı'yı reddetmiştir. Kilise Hıristiyanlığı ise, bu dünyayı (fizik gerçekliği) reddederek, uhrevî olan'ı / fizik ötesi gerçekliği mutlaklaştırmıştır. Rönesans ve Reformasyon'dan sonraki süreçte ise tekrar başa dönülmüş; bu kez de uhrevî alan / fizikötesi gerçeklik reddedilmiş, fizik gerçeklik mutlaklaştırılmış; zaten Kilise'nin zihninde de anlaşılmaz, tuhaf bir varlığa dönüştürülen, insanın iradesini Kilise makinası tarafından ipotek altına alan "Tanrı" yeryüzünden kovulmuş; insan zaten "varolmayan" ve Kilise makinası tarafından işgal edilen Tanrı'nın yerine yerleşmiştir. Görüldüğü gibi, Bauman'ın deyişiyle tam bir "sınır uygarlığı" ile karşı karşıyayız: Önce hayat, her türlü sekülerizm biçimlerinin kolaylıkla neşvünemâ bulduğu paganizm (putperestlik) biçimlerinin hâkim olduğu fizik gerçekliğe / bu dünyaya indirgeniyor ve uhrevî olan / fizikötesi gerçeklik olumsuzlanıyor (Antik Yunan dönemi). Ardından uhrevî olan / fizikötesi gerçeklik kutsanıyor, fizik gerçeklik / bu dünya olumsuzlanıyor (Kilise Makinası'nın hâkim olduğu 13-14 asırlık dönem). Son olarak da Rönesans ve Reformasyon'la birlikte film başa sarılıyor ve bu kez de fizikötesi gerçeklik olumsuzlanıyor ve her şey fizik gerçeklikle / bu dünyayla sınırlanıyor: Ve İnsan, dünyanın kralı / Tanrı'sı oluyor. Peki, insanın bu dünyanın kralı olması, Tanrı konumuna geçmesi; gerçekliğin ve hayatın sadece bu dünyayla sınırlandırılması, insanlığa barışın, adaletin, hukukun, hakkaniyetin hâkim olduğu bir dünya mı sunuyor? Elbette ki, hayır! Aksine artık Tanrı'yı yeryüzünden kovmayı ve Tanrı'nın konumuna geçmeyi başaran (ateşi çalan bir Promete olan!) Batılı insan, yeni dünyaları, doğayı, aklı, bilimi, toplumu, devleti keşfediyor; ama bunların hepsini zamanla putlaştırıyor ve "keşfettiği" kıtalardaki kültürleri ve medeniyetleri yokediyor: Bugün aynı şeyi Irak'ta da yaparak, insanlığın medeniyet birikimini yağmalıyor ve böylelikle ne kadar azmanlaşabileceğini ve barbarlaşabileceğini bir kez daha kanıtlamış oluyor. Hayatı salt bu dünyadan, gerçekliği ise salt fizik gerçeklikten ibaret gören Batı uygarlığı, bugün, sadece hayata ve bu dünyaya hâkim olma biçimleri ve enstrümanları geliştirmekten ve her tür aracı putlaştırmaktan ve "barbarlaşmak"tan başka bir şey sunamadığını kavradığı için İslâm'ın yeniden tarih sahnesine çıkma emâreleri göstermesinden fenâ halde ürküyor ve İslâm'ın yeniden tarih sahnesine çıkışını önlemek için İslâm dünyasını kendi çıkarlarını ve hegemonyasını pekiştirecek doğrultuda silbaştan şekillendirmek istiyor: Önündeki en kalıcı ve esaslı engel olarak gördüğü İslâmî söylemleri ve bu söylemlerin sahipleri olan elitleri, aydınları ve kesimleri de protestanlaştırarak (laikleştirerek) İslâm'ın yeniden tarih sahnesine çıkma imkânlarını ve dinamizmini yok etmek istiyor. İslâm'ın, fizik gerçeklikle fizik ötesi gerçekliği aynı anda mezceden dinamizminin, hem İslâm'ı diğer doğu dinleri gibi fosilleşmekten koruduğunu; hem de her hâl ve şartta esaslı direniş ve varoluş biçimleri ve imkânları sunduğunu; dolayısıyla insan, doğa, kozmik dünya ve Tanrı arasındaki ilişkileri yeniden harmonik bir şekilde kuracak paradigmaya ve dinamizme sadece Müslümanlığın sahip olduğunu Batılılar artık bizden bile çok iyi kavramış durumdalar. O yüzden İslâm dünyasında vahyi eksene alarak geliştirilecek bir meydan okumanın önünü şimdiden kesmek istiyorlar. Tarihin dönüm noktalarından birindeyiz. Müslüman toplumlarda İslâm'ı ve hâkim kültürü çok iyi kavramış öncü kuşakların geliştirmek için yola koyuldukları meydan okuma, önümüzdeki 25 ilâ 50 yıl zarfında dünyanın birkaç yüzyılını belirleyebilecek esaslı ve köklü bir dinamizm ve birikim üretecek. Zira -Tanpınar'ın deyişiyle-, unutmayalım ki, "fırtına'ya karşı yaprak değil, kökünü toprağın derinliklerine salmış olan çınar dayanır."
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |