AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
"Türban krizi" adab-ı muaşeret paydasında çözülür mü?

Kamusal alanın dini hükümlerden arındırılmasına kadar, toplumsal hayata yön veren ilkeler kaynağını dinden almaktaydı. Neyin iyi neyin kötü olduğu üzerinde toplumsal bir iştirak söz konusuydu. Modern öncesi ile modern zamanları birbirinden ayıran en önemli farklılaşma burada görülür. Modern öncesinde de kötüler ve kötülükler vardır; fakat kötü olan üzerinde yapılmış bir ittifak söz konusudur. Modern dünyada ise din kamusal alandan itilip ferdin bilincine sürgün edilmeye çalışıldığı için, kötülüğün tarifi konusunda hümanist ahlak belirleyici olmakta acze düşmüş ve sana göre iyi, bana göre iyi savunmaları ortaya çıkmıştır.

Kamusal alandan din itildikçe, dine dayalı emir ve yasaklar seslendirilmez olmuş, bunun yerine kapitalizmin en estetik damarı olan kamusal alanda "moda yasakları" hüküm sürmeye başlamıştır.

Modern öncesi bir davranış gayri ahlaki olması nedeniyle cezalandırılmakta, onun gayri ahlaki olduğu hükmü ise dinin belirlediği ilkelerden çıkarılmaktadır. O dönemin gayri ahlaki davranışını; toplumsal huzuru bozacak kadar açık saçık giyinme, mahrem alana ait davranışların toplum önünde sergilemek, başkalarının huzurunu bozacak davranışlarda bulunmak olarak belirlemek mümkün.

Bugün, açık saçık giyinme ya da mahrem alana ait olan davranışların başkalarının önünde cereyan etmesi bireysel hak kapsamında değerlendirilirken "gereğinden fazla örtünmek" kamu alanında suç sayılıp "kriz"e sebep olabiliyor.

Kamusal alanı bileşik kaplar hükmünde kabul eden laikçiler; kendi görüşlerini özgürlüğün, demokrasinin temeli olarak dayatmayı medeni ve ileri olmanın yegane ilkesi olarak kabul ederek, toplumsal paydayı ortak bir değerde eşitlememekten yana tavır sergiliyorlar. Cumhuriyeti 1923 yılında sabitleyerek, sabitlenmiş zamana bekçilik yapmanın dışında bir kimlik kabul etmeyen aydınlar Gramschi'nin "eskinin öldüğü ama yeninin doğmadığı" diye tarif ettiği süreci bitimsiz kılmak için özel bir çaba gösteriyorlar.

Laikçilerin katı tutumları yüzünden daha önce din paydasında eşitlenmiş olan toplum bir türlü adab-ı muaşeret paydasında eşitlenemiyor. Söz konusu "türban" ya da türbanlının eşi olduğunda kamusal alanın nezakete dayalı dili yerle bir ediliyor. Şimdiye kadar resepsiyon öncesi hiçbir Meclis başkanına sorulmamış olan "eşiniz resepsiyona katılacak mı?" sorusu adab-ı muaşeret paydasında eşitlenemeyişin çiğliğini taşıyor.

Türbanlılar takvaya uygun olmayan durumlarda -mesela erkeklerle el sıkışmak- tercihlerini kamusal alanın seküler görgü anlayışına uygun yaptıkları halde, hak ettikleri nezaketi bulamadıkları gibi, kendilerini nesneleştiren bir dile de muhatap olmak durumunda kalıyorlar.

Mesela (8.12.2002 tarihinde) TV 8'in "Bakış" programına katılan emekli Tuğgeneral Selman Pakoğlu bugün, başını örtenlerin "bohça baş" olduğunu söyleyerek boynunu açıkta bırakan Latife Hanımın tarzının iyi ve doğru bir örnek olduğu üzerinden fikir yürüttü. Halbuki 11.12.2002 tarihli Milliyet Gazetesi'nde Mustafa Kemal'in yanındaki Latife Hanım ile çocuklarını ziyaret için Londra'ya giden Emine Erdoğan'ın baş bağlama biçimi mukayese edildiğinde, ikincisinin daha modern ve modacı yardımına ihtiyaç duymayacak kadar "şık" olduğu görülür.

Adab-ı muaşeret, kişilere göre hazırlanmış "butik" davranışlar değil, kişinin kendisine olan saygısından beslenen öz güvenle; herkese, zamana ve mekana uygun davranışlarda bulunma ilkesine dayanır. Mesela taziyeye gittiyseniz acıyı paylaşmak durumunda olduğunuzu bilerek seçtiğiniz kelimelerden, vücut dilinize kadar her şeye dikkat edersiniz. Taziyeye gittiğiniz kişinin ya da merhumun tesettürlü ya da tesettürsüz olmasına göre bir dil ve duruş belirlemezsiniz. Ya da bir nikah anına şahitlik ederseniz, kullanacağınız dil mutluluğu ifade eder. Yani hal ve zaman neyi gerektiriyorsa öyle davranırsınız. Ama türbanlı olmak, her zaman ve mekanda kesintisiz öfkeyi hak eden bir durum değildir. Türkiye'de türbanlı kadınların/kızların muhatap olduğu tavır, öfke ve gerilim. Ahlaklı her insan gibi türbanlılar da nezaketi hak ediyor. Çok basit: Kamusal alanda adab-ı muaşeret paydasında eşitlenmeyi göze aldığımızda meseleyi konuşabilecek noktaya gelmiş olacağız. Ama bunun için bazılarının ne kadar kabalaşabilmiş olduğunu kabul etmesi şart.

Adab-ı muaşeret deyince hep aklıma takılıyor; başbakanın eşi konumunda 2002 Cumhuriyet resepsiyonuna katılan Rahşan Ecevit'in had bildirme girişimi kapsamında değerlendirilebilecek olan, Cumhurbaşkanı'nın elini sıkmamasını neden kimse haber olacak kadar değerli bulmamıştı?


25 Nisan 2003
Cuma
 
FATMA K. BARBAROSOĞLU


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED