|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Milletin bir partiye oy vermemiş olması o partinin milletle bütünleşememiş ve halk desteğini kaybetmiş olması anlamına gelmektedir. Tıpkı 3 Kasım'da kimi partileri Meclis dışında bıraktığı gibi. 1999 seçimlerinde millet CHP'yi de Meclis'e sokmamıştı. CHP Genel Başkanı 1999 seçimlerinin sonucunu bence çok iyi okudu. Milletle barışmanın yollarını bulmaya çalıştı. Bir dizi yeni adım attı. Genel Başkan, başta makamına Şeyh Edebali vasiyetini asarak CHP'de büyük bir devrim yaptı. Bu adımı Yunus Emre, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş söylemleri takip etti. Kendisine atfedilen hizipçi, kavgacı gibi yakıştırmaları unutturan uzlaşmacı bir profil çizdi. Ünlü bir ilahiyatçıyı liste başından aday göstermek gibi radikal adımlar attı. O ilahiyatçının katıldığı mitinglerde ayetler okunuyor hadisler okunuyor, mitingler birer vaaza dönüşüyor ve CHP inanılmaz puan topluyordu. Listelerindeki ince dengeyi de buna ilave edecek olursak Sayın Baykal geçen dönemde çok ustaca bir taktik ile CHP'yi Meclis'e taşıma başarısını gösterdi. CHP'yi Meclis'e taşıyan ana faktör bence Sayın Baykal'ın bu başarılı denge politikasıydı. Halkın nabzını iyi tutan gazeteci siyasetçilerden biriyim. Ben bu başarıyı seçim öncesinde görmüş ve okumuştum. CHP'nin bu Şeyh Edebali ve ilahiyatçı aday politikasını Türk siyaseti adına bir kazanım olarak değerlendirmiştim. Çünkü halk arasında 1950 öncesi icraatlarına binaen dini değerlere muhalif olarak bilinen CHP, artık bu değerlere sahip çıkıyordu. Ben bunu din istismarı olarak algılamadım, aksine ülkem adına sevindim/memnun oldum. Sayın Baykal'ın takip ettiği bu milletle barışma politikasını, şimdilerde Meclis'e girmenin verdiği rehavetle olsa gerek terkettiğini görüyoruz. Meclis açıldığında CHP'nin takındığı yapıcı muhalefet ne kadar takdir topladıysa son zamanlarda takip ettiği politikalar da o kadar kendisine zarar verici olmuştur. Mesela vergi barışına karşı gösterdikleri muhalefete 7 katrilyonluk tahakkuk ile milletin verdiği müthiş cevaptan ders almayıp, o hızla seçilme yaşının 25'e indirilmesi ve 1981 öncesi orman olma vasfını yitirmiş arazilerle ilgili Anayasa değişikliğine sırf muhalefet olsun diye karşı çıkarak halktan uzaklaşmaya başladılar. Zaman zaman AK Parti grubu da taktik hatalar yapmıyor değil. Ama bunları bahane ederek izahı çok kolay olmayan muhalefet anlayışı, doğrusu yılların deneyimli politikacısı olan Baykal'ı her gün halktan biraz daha uzaklaştırıyor. Hele 23 Nisan resepsiyonuna sırf Meclis başkanının hanımının başörtüsünü protesto ederek katılmayacağını ilan etmesi bir daha seçim olmayacak hissine kapılmış acemi politikacıların tavrını hatırlatıyor. Sivil bir hanımın doğal giysisini bahane ederek 83 yıldır yapılan bir resmi-i kabulü reddederken konuşan Baykal'a baktım, bir de 23 Nisan günü TBMM Genel Kurulu'nda konuşan Baykal'a baktım. İkisi arasında büyük fark vardı. Meclis'te, bir yandan "devletin temelinde resmiyet değil sivil toplum vardır" derken, öte yandan sivil toplumun bir ferdini reddediyor ve korkunç bir tenakuz sergiliyordu. Genel Kurul'da yaptığı konuşmada, "Milli hudutlar içindeki herkes aynı haklara sahiptir", "Biz müdafaa-ı hukuku(hakların savunulmasını) temsil ediyoruz" diyor, öte yandan bu ülkenin kendi iradesiyle başını örten hanımlarının resepsiyonlara bile katılmasına tahammül edemeyip protesto eden bir Baykal profili çiziyordu! Meclis Genel Kurulu'ndaki hak ve hukuku savunan konuşmayla uygulamasındaki hak ve hukuk ihlali kokan tavırlar gösteriyor ki Sayın Baykal'ın söyledikleriyle yaptıkları biri birinden çok ama çok farklı. Oysa biz Baykal'dan beklerdik ki bütün AK Partililer'e ve diğer muhaliflerine "Arkadaşlar farklılığımız zenginliğimizdir bizi de sizi de seçen millettir, millet sizi bu şekilde seçmiştir saygı duyarız" desin. Ben Sayın Baykal'ın bu söylemiyle eylemi arasındaki çelişkiyi gördükten sonra Hz. Mevlana'nın, "Tatlı tatlı söyleyerek yem verir rakip, kurulmuş bir tuzak bil onu her zaman, şeker sunsa bile onu zehir bil, lütuf gösterse de onu kahır bil" sözünü hatırladım. Sayın Baykal'ın gazetelere yansıyan beyanatları işi biraz daha ileriye götürüyor ve AK Parti'nin anayasal çizginin dışına çıktığı değerlendirmesini (Sabah, 24.04.2003) yaparak farklı çağrışımlara neden olacak yaklaşımlar sergiliyor. Ama Baykal ve benzerlerinin bu tavrına en güzel cevabı 23 Nisan 2003 tarihinde Milliyet yazarı Mehmet M. Yılmaz verdi. "Türbanlı kadın sadece evinde mi oturmalı?" başlıklı yazısı baştan sona okunmaya değer bir yazı. Mesela yazının bir bölümünde diyor ki sayın Yılmaz, " Günlerdir TBMM başkanının eşinin türbanlı olması nedeniyle bazı çevrelerin rahatsız olduklarını okuyoruz, izliyoruz. Başkanın eşi türbanını takarak davete gelecekse bazı davetliler eşlerini getirmeyeceklermiş! Türban takan bir hanımın ev sahibesi olduğu bir toplantıyı protesto için!.. Protestocular arasında devlet memuru kimliği taşıyanlar da var, bizzat TBMM'nin üyesi olan seçilmiş kişiler de.. Bu gerçekleşirse 23 Nisan 2003, sapla samanın nasıl birbirine karıştırıldığının bir örneği olarak tarihe geçecek. (...) Hiçbir resmi sıfatı olmayan bir hanımın taktığı türban nedeniyle TBMM'nin kuruluş yıldönümünü bir protesto gösterisine çevirmenin anlamı ne? Bunun açık bir bölücülük ve ayırımcılık olduğunu düşünüyorum. Şu ya da bu nedenle türban takan kadınların toplumsal yaşamdan tümüyle dışlanmalarına yönelik açık bir ayırımcılık. (...) Laik cumhuriyeti korumanın yolu bu değil. Günümüzün bireysel özgürlükleri her şeyin üstünde tutan modern devlet anlayışı da bu düşünceyle örtüşmüyor." CHP bu tavrıyla milletin sevgisini kazanmamıştır tam tersi olmuştur. CHP, milletin iradesini protesto etmiştir. Böylece, hem kamuoyunda cumhurun reyine saygı göstermeyen bir parti konumuna düşmüş, hem de Türkiye'yi lüzumsuz bir gerginliğe iterek yeni bir kriz üretmiştir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |