|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Başbakan Yardımcısı Şener, AKP'nin özelleştirme planını açıkladı. Bu planda, hangi müesseselerin, hangi tarihlerde özelleştirileceğine dair bilgi verdi. Şener, dinleyenlerde bu planın tek amacının bütçeye kaynak sağlamak olduğu intibaını uyandırdı. Sayın Şener'in açıkladığına göre; uzun yıllardan beri özelleştirme için çalışıldığı halde, şimdiye kadar elde edilen gelir, 8- 8.5 milyar dolar civarındadır. Oysa, Türk sanayiinin yüzde 70 kısmı devletin elinde bulunmaktadır.1950 yılından beri kurulan hükümetlerin programlarında, özelleştirmeye öncelik tanınmış olmasına rağmen, bu güne kadar bir arpa boyu yol alınamamıştır. Özelleştirmenin zaruretine biz de inanıyoruz, ancak bu yapılırken dikkate alınması gereken hususları izah edebilmek için iki olay anlatarak, bunlara hakim olan felsefenin, özelleştirmede ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmek isterim.
Bir olay... Belayı satabilmek
1945 yıllarında, akrabamız olan büyük bir çiftçi, ameliyat olmak için İstanbul'a gelmişti. Oğlu doktordu ve ihtisasını yapıyordu. Ben, ameliyat öncesi hazırlıklar yapılırken sık sık akrabamızı ziyaret ediyordum. Kendisinin, İstanbul'a gelmeden evvel, 2000 dönüm tarlasını adeta yok pahasına sattığını duymuştum. Sohbetimiz esnasında, niçin tarlasını bu kadar ucuza sattığını sordum. Çünkü paraya ihtiyacı yoktu. Üstelik, oğlu doktor olduğu için ameliyata da para vermeyecekti. Amca dedim; paraya ihtiyacın mı vardı ki, bu tarlayı yok pahasına sattın? Onun bana verdiği cevap çok enteresan ve ibret verici idi: "Yeğenim, ben tarla satmadım, belayı sattım. Çünkü bu tarlanın tapusu biraz pürüzlü idi. Baktım, ben hayatta iken kimse bununla uğraşmıyor. Buraya ameliyata gelirken sonumun ne olacağı belli olmaz. Ölürsem bu tarla çocuklarıma güçlük çıkarabilir, diye düşündüm. Onun için diyorum ki, ben tarlamı değil, başımdaki belayı sattım." Akrabamız, ameliyattan sonra beşinci gün, kan pıhtılaşmasından vefat etti. O günden beri düşünürüm: O belalı tarla yok fiyatına satılmasaydı, akrabamızın çocuklarından birisi ya mezara ya da hapishaneye gitmeyecek miydi?
İkinci olay... Satışı ehline yapmak
1951 yılı idi. Adana'dan bir heyet, şehirlerinin dert ve problemlerini, Başbakan'a, Cumhurbaşkanı'na anlatmak için Ankara'ya gelmişti. Babam milletvekili idi ve ben de bu heyette bulunuyordum. Ankara'ya varışımızda, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'dan randevu istendi. Bayar, heyeti Çankaya'da öğle yemeğine çağırdı. Hem yemek yenecek hem de Adana'nın meseleleri konuşulacaktı. Çankaya'ya çıktık. Yemek yerken meselelerimizi anlattık. Daha sonra kahvelerimizi içerken, milletvekillerinden birisi, Adana'da çalkalanan bir dedikodudan bahsetti: "Celal Bayar, Adanalı işadamlarından Hacı Ömer Sabancı'yı yanına almış, ona Nazilli dokuma fabrikasını gezdirmiş ve 'Sen de böyle bir fabrika yap' diyerek, Dünya Bankası'ndan 20 milyon dolarlık kredi temin etmişti." Milletvekilimiz bunları dile getirdikten sonra, devam etti: -"Sayın Cumhurbaşkanım, diyorlar ki, bu kredinin tamamı Hacı Ömer'e verilmese de, birer milyon dolar olarak 20 kişiye verilse daha iyi olmaz mıydı?" Bu sözler üzerine Celal Bayar'ın birdenbire kaşları çatıldı, suratı asıldı. Bu dedikoduya çok kızdığı belliydi, -"Ben Hacı Ömer'i tanımam… Benim için önemli olan, Türkiye'de bir dokuma fabrikasının yapılmasıdır. Sordum, araştırdım, bunu kim yapar, dedim. Bana Hacı Ömer Ağa'nın ismini verdiler. Ben de ona 20 milyon dolar kredi buldum" dedi. Biraz durduktan sonra konuşmasına devam etti: -Bana yirmi tane Hacı Ömer getirin, ben onların her birine 20'şer milyon dolar kredi bulayım… Hâlâ düşünürüm: Celal Bayar, Hacı Ömer Ağa'ya bu krediyi bulmasaydı, belki Sabancı grubu yine zengin bir grup olurdu, ama bu günkü gibi bir imparatorluk haline gelebilir miydi? Ya da bu kredinin tamamı Hacı Ömer Ağa'ya verilmek yerine, 20 kişiye dağıtılsaydı, memleket için aynı hayırlı netice alınabilir miydi?
Bu olaylardan çıkan iki sonuç
Bu iki olay, Türkiye'de özelleştirmede uyulması gereken iki prensibi anlatmaktadır: Özelleştirmenin asıl gayesi, bütçeye gelir sağlamak olduğu kadar, devlete yük olan müesseselerin devredilmesi olmalıdır. İkincisi ise, özelleştirilen tesisi alan kimsenin, o müesseseyi çalıştıracak, geliştirecek kabiliyet ve niyette olmasıdır. Bugüne kadar yapılan özelleştirmelerde, kim daha çok para verirse, tesisler ona satılmıştır. Fakat bunu alan kimselerin çoğu, bu tesisleri çalıştırmak ve geliştirmek yerine, onun makinelerini, arsasını ve binalarını satarak para kazanmışlardır. Bu haliyle özelleştirmeler, adeta yağma haline dönüşmüştür. Tekrar ediyoruz: Özelleştirmenin asıl gayesi, devletin başındaki belaları satmaktır. Ancak, bu müesseseleri alanlar, rant sağlamak için, makineleri, arsaları ve binaları satmak yerine, bunları çalıştıracak, geliştirecek, istihdamı artıracak niyet ve kabiliyette olmalıdır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |