|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'de iktidarlar değişiyor ama devletin siyaseti ve değişimi kuşatma planı hiç değişmiyor. Uzun yıllardır toplumun siyasete katılım kanallarının tıkalı olması, 3 Kasım'daki "tarihi tasfiye"yi hazırladı. Çünkü siyaset ve toplum arasındaki kırılma hem "temsil meşruiyeti"ni zedelemiş, hem de demokratik işleyişi imkansız hale getirmişti. Ak Parti yeni toplumsal taleplerin ve değişim beklentilerinin karşılığı olarak iktidara geldi. Şimdi toplum, doğal olarak 3 Kasım seçimlerinde kullandığı çekin karşılığını istiyor. Ancak şu ana kadar siyasal iktidar, siyasi alan üzerindeki kontrolleri aşarak devletle toplum arasındaki özgür iletişim kanallarını açabilmiş değil. Belki henüz erken ama, eğer Ak Parti iktidarı demokratik mekanizmayı yavaşlatan "askeri irade" kontrolünü ve devletçiliği azdıran "üst kurullar" ablukasını aşamazsa işi gerçekten çok zor demektir. Eğer işler dün olduğu gibi bugün de yine "koyu devletçilik" mantığı içinde yürüyecek idiyse AK Parti'ye ne gerek vardı. Sanki bugüne kadar yaşadığımız ekonomik ve toplumsal çöküşün sorumlusu, demokratik dünyada çoktan tarihin çöplüğüne atılmış olan "devletçilik" değilmiş gibi, bugün de yine aynı çağdışı bir "ideolojik koridor"a hapsolmak ülkede yeni kaoslara davetiye çıkarmak demektir. Dün olduğu gibi bugün de, Türkiye'nin temel sorunlarının çözümünde elimize tutuşturulan tek reçete ne yazık ki, "milli güvenlik" kavramıdır. Açıkçası, "güvenlik" deyince akan sular duruyor... Maalesef, "milli güvenlik" kavramı sadece siyasal ve toplumsal gelişmeyi engelleyen bir kavram değil, özgür bilimin ve düşüncenin önüne dikilen "hayalet kavram" haline gelmiştir. Daha da vahimi, korku duvarlarıyla çevirdiğimiz bu kavram yüzünden halen yürürlükteki kanunlarla garanti altına alınmış bulunan en temel hakların bile ne yazık ki bir garantisi yoktur. Ak Parti iktidarı, ekonomide, eğitimde, dış politikada ve özgürlükler konusunda topluma önemli vaatlerde bulundu. Ancak devlet ve "derin irade" arasındaki uzun yıllara dayanan çarpık ilişki, şimdi bu vaatlerin önünde büyük engeller olarak duruyor. Örneğin, "çağdaş üniversite" projesinin önüne "istemezük" nidalarıyla dikilen YÖK'ün çağdaş Yeniçerileri'nin en büyük dayanağı "milli güvenlik" kavramıdır. Avrupa Birliği yolunda "Kıbrıs'ta çözüm" Türkiye'nin önünde bir zorunluluk olarak duruyor ama burada da işler sonunda gelip o ünlü "güvenlik" kavaramına dayanıyor. Şimdilerde gündemden düşmüş gibi görünse de, AB ile müzakerelerin başlaması için Aralık 2004 önemli bir tarih. Türkiye'nin özellikle demokratikleşme konusunda bu tarihe kadar ciddi adımlar atması gerekiyor. Ne yazık ki bu konuda da çok umut verici gelişmeler olmuyor. Örneğin, 2004'e kadar "askeri irade"nin önplanda olduğu bir Türkiye fotoğrafını aşmış olmamız gerekiyor. Ancak bırakın bu fotoğrafı aşmayı, "askeri irade"nin siyasi alandaki varlığı neredeyse her geçen gün daha da katmerli hale geliyor. Bir şeyi açıkça ifade etmekte yarar var. Artık siyaset de, insan hakları da, toplumsal hayatın renkleri de, Avrupa Birliği'ne giriş de "milli güvenlik kavramı"nın iznine tâbi olmaktan kurtarılmalıdır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |