T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Çin'den son izlenimler

Çin'le yoğun iş ilişkisi bulunan bir işadamı, "Bu şaşaalı gelişme, kan, ter ve gözyaşı sonucu" dedi. Çinlilerin haftada yedi gün, günde en az 12 saat çalıştığını, yılbaşında verilen tatili bile fazla mesaiyle geçirdiğini de ondan öğrendim...

Bir işadamı, "İşçi başına 10 dolarlık bir bahşişin sebep olacağı verimi aklınız almaz" dedi. Kendisi için üretilen malların son durumunu görmek üzere fabrikaya gittiğinde, "Herkese benden 10 dolar" dermiş... "Verdiğim ek para taş çatlasa 10 bin doları geçmez; buna karşılık işçilerin titizliği artar, mal daha sağlam olur..." Ben aktaran işadamının yalancısıyım...

Şu gözlem de aynı işadamına ait: "Çalıştığınız yere biri girdiğinde ne yaparsınız? Kim girdi diye meraklanıp başınızı kaldırırsınız değil mi? Bunca yıldır fabrikaları gezerim; Çin'de bir fabrikaya girdiğimde kimsenin başını kaldırdığını görmedim... Dikkatlerini dağıtıp işlerini aksatmak istemedikleri için..."

Bu dinlediklerim beni Çin üzerinde yeniden düşünmeye sevk etti.

Ülkemizde üniversite düzeyinde Çin dili ve kültürü eğitimi almış bir genç, mezuniyet sonrası geldiği Şanghay'da ekmeğini kazanıyor. Hayatından mutlu. Ancak, kaldığı süre içerisinde burada gözlemledikleri onu da şaşkınlığa düşürmüş: "Böyle bir şey olamaz; çalışkanlık, sabır, katlanma duygusu Çinlilerde en üst düzeyde. Bir benzerleri olduğunu sanmıyorum..."

Pekin'de ve Şanghay'da gördüğümüz o görkemli binalar, ışıltılı sokaklar bana bir Hollywood setiymiş izlenimini verdi. Hani, Vahşi Batı'da geçen filmleri, önü her şeyiyle gerçeği andıran, arkası bulunmayan dekorlarla çekerler ya, onun gibi bir şey... Oysa, burada gördüğümüz hemen her şey gerçek... O yapılar, kuleler, beş yıldızlı oteller, hepsi... Ancak, bu görüntüde aksayan bir şeyler olduğu da kesin...

Bu durumu Çinli gözüyle açıklayan bir özdeyişe ülkeyi iyi tanıyan iki gazetecinin imza attığı önemli bir kitapta rastladım. Çinliler, karşılarına geçip ülkelerinde meydana gelen gelişmeleri ballandıra ballandıra anlatan yabancı şirket yöneticilerine, "Lu fen dan, biaomian guang" derlermiş. Anlamı şu: "Dışarıdan baktığında merkep şeyi bile ışıldar." Biz, "Dışı seni, içi beni yakar" deriz ya, işte onun gibi bir şey...

Nicholas D. Kristof New York Times muhabiri. Harvard/Oxford eğitimli Kristof üç nesildir ABD'de yaşayan Çin asıllı Amerikalı gazeteci Sheryl Wudunn ile evlenip gazetesini temsil etmek üzere Pekin'e yerleşmiş. Gazeteci çift, ülkenin en büyük altüst oluşu yaşadığı yıllar boyunca gelişmeleri NYT adına izlemişler. Yazdıklarıyla, "Pulitzer Armağanı kazanan ilk gazeteci çift" olma başarısı kazanmışlar...

Kristof/Wudunn'un altbaşlığı "Yıldızı parlamakta olan bir gücün ruhu için mücadele" olan, 'China Wakes' (Çin Uyanıyor) adlı kitaplarında, Çin'deki ideolojik, sosyal, ekonomik, hukuki çelişkilere bolca yer veriliyor... Gazeteci çift öyle kör 'Çin düşmanı' denilecek tipler değil, tersine Çin'e sempatiyle bakıyorlar; ancak kitaplarına yansıttıkları 'Çin' portresi fazla bayılınacak bir ülkeye benzemiyor... Kristof, "Hislerden arınmış bir objektiflik perdesi ardına gizlenebildiğim bir ülkede habercilik yapmak ne kadar kolay" diye aktarıyor (s. 30) çelişkili duygularını...

Şanghay'da dev binalar arasında dolaşırken, herbirinde binlerce kişinin çalışması gereken yüzlerce gökdelenin içini merak ettim. Merakım şuydu: Acaba, o binalarda, dünya ticaretini yönetmek üzere kurulmuş Çinli şirketlerin çalışanları Çinliler mi var? Buraya yerleşik genç bir Türk, "O binaların yarısı boş; diğer yarısında da Çinli'den çok başka ülkelerin şirketleri ve yabancı çalışanları bulunuyor" açıklaması getirdi. Anladığım kadarıyla, bu ülkede Çinliler, genellikle "Boğaz tokluğuna" denilebilecek düşük ücretler alan işçiler; ya da o işçilerin ürettiklerini küçücük dükkânlarda satan tezgâhtarlar... Elbette, patron ve yönetici konumunda Çinliler de vardır; ancak onların sayısı bayağı az...

Kristof/Wudunn'un kitabında beni dehşete düşüren bir ayrıntı da ülkedeki kadınların eski durumu. Çin'e gidenler bilir; kadın hayatın en görünen yerlerinde bulunur. İşçidir, tezgâhtardır, garsondur... Ancak, bu yüzyılın başına kadar, Çin'de kızlara ad bile konulmazmış. İlk doğana "En yaşlı kız", sonrakine "İkinci kız", diğerlerine de tâkip eden numaralar... Evlendiklerinde, kocalarının soyadını alırlarmış... Deng Ziaoping'in annesinin de adı yokmuş sözgelimi... "Benim annemin de yoktu" diyen bir dostlarına, Amerikalı gazeteciler, "Peki, baban anneni nasıl çağırırdı?" sorusunu yöneltince, adam düşünüp "Eh!" Sesini çıkartmış: "Babam, anneme, sadece 'Eh!' diye seslenirdi..." (s. 213).

Bu geçmişin izlerinin sürdüğünü kitaptan öğrenebiliyoruz, ama kitapta 1949 sonrasında kadın-erkek eşitliğini sağlamaya, herkese eğitim sunmaya yönelik tedbirlere de geniş yer veriliyor...

Şu karşılaştırma göz açıcı olabilir: Şanghay'da her 1000 bebekten 9.9'u hayatlarının ilk yılında ölür; New York'ta bu oran daha yüksektir: 10.2... Şanghay'da bir bebek 76 yaşına kadar yaşayabilirken, bu yaş New Yorklu için 73.8 yıldır... Kristof, bunu, Çinlilerin hayat tarzına bağlar ve "Her gün pilav ve sebze yese, işe gitmek için bir saat bisiklete binse New Yorklular da sağlıklı olurdu" der. (s. 331).

Çin karmaşık bir ülke.


20 Ocak 2003
Pazartesi
 
TAHA KIVANÇ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED