|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Süleymaniye baskınından sonra, hatta önce ardı ardına gelişen olayları nasıl anlamlandırmak lazım? KADEK'lilere Kuzey Irak'ta yapılan saldırı, ardından Süleymaniye baskını, onu takip eden gün Tunceli valisine yapılan saldırı, bir iki gün sonra KADEK menşeli olduğu iddia edilen bir mezra baskını ve 4'ü Kuzey Irak, 6'si Türkiye'de toplam on kişinin ölümü... Ortada bir dizi soru ve kötü koku var... Kritik Askerî Şûrâ'ya az kala ABD ile ilişkiler, daha doğrusu Amerikan karşıtı dalga üzerinden ülke sathında ulusalcı kampın beslenmesi ciddi bir endişe olarak ortada... Kürt sorunu üzerinden Silahlı Kuvvetler'in siyasete müdahale zemininin genişletilmesi ihtimali de öyle... Türkiye, bu tür endişe ve ihtimallerin meşru beşiğidir. Ancak ne var ki, insan nisyan ile mâluldür. Anımsayalım, Yargıtay Susurluk Çetesi davasına ilişkin "gerekçeli kararı"nda neler diyordu: "Terörle mücadele adı altında da olsa, bir hukuk dışı örgütlenmeyle, devletin meşru güçleri gibi güç kullanarak yürürlükteki yasalar yerine, kendi güç ve kuralları ile sözde yasalar oluşturmak, devleti hukuk devleti olmaktan çıkarır (...) Gelişmeler olayların derinliğine, devlet içini de kapsayacak şekilde çok yönlü araştırılmasını gerekli kılmıştır. Bu bağlamda yapılan soruşturmalar, ulaşılan bilgi ve belgeler, olayın arkasındaki bilgilerin çözülmesinin güç, karmaşık ve duyarlı makamları ve görevlileri de kapsayacak ölçüde olduğunu ortaya çıkarmıştır (...)" Anımsanacaklar bundan ibaret değil... Korkut Eken'in mahkum olduğu günlerde ortaya çıkan biri eski Genelkurmay Başkanı, biri eski MİT Başkanı, biri eski Asayiş Bölge Komutanı üç general şöyle demişlerdi malum: "Korkut Eken bir kahramandır, herşeyi bizim bilgimiz dahilinde yaptı..." Buna karşılık Korkut Eken ise: "Çatlı'yla irtibat kurdum. Çünkü Avrupa'da çok gücü ve potansiyeli vardı. Görev teklif ettim, kabul etti. Özellikle Avrupa'daki PKK'lı liderlerin yerleri, faaliyetleri konusunda faydalı raporlar getirdi. Bugün çoğu siyasi Çatlı'yı tanımadığını söylüyor. Oysa Çatlı bakanların odasından çıkmazdı. Ben ise Çatlı'yı tanıdığımı söylediğim için cezaevine giriyorum..." diyordu. Ya Çatlı kimdi? "Bahçelievler katliamı"ndan aranan bir sanık... Eken, "İsrail'in Hospro firmasınca hibe edilen Uzi marka suikast silahlarını, Mehmet Ağar'ın emriyle Çatlı'ya verdim" diyor. Çatlı'nın görevinin rapor yazmakla sınırlı olmadığını itiraf ediyordu; bugün DYP Genel Başkanı olan Ağar ise, bu emri verdiğini kabul ediyor, ancak "bu iş devlet sırrı kapsamında olduğu için yargıya bilgi veremeyeceğini" söylüyordu... Anımsamaya devam edelim... Kutlu Savaş'ın hazırladığı devlet raporunda, diğer itiraflar arasında "Yeşil"in MİT ve Diyarbakır Asayiş Komutanlığı'nda çalıştığı, Muş'ta valinin, emniyet müdürünün, bölge komutanının bulunduğu toplantılara katıldığı, Vedat Aydın ve Musa Anter'i bu kişinin öldürttüğü itirafı yer alıyordu... Susurluk Araştırma Komisyonu'na ifade vermeyi tepeden bir tavırla reddeden Orgeneral Teoman Koman'ın NTV'deki bir televizyon programında "Yeşil denen şahsı bölgede görev yapmış olan herkes tanır" sözleri kayıtlarda duruyor... Nitekim Susurluk davasında hüküm veren mahkeme heyeti ne şöyle diyordu kararında: "Silahlı teşekkülün ancak bir bölümü yargılanmıştır; devletin koruma kalkanı bazılarını korumakta ve bu hukukun üstünlüğü ilkesine zarar vermektedir, bu çerçevede yasa dışı uygulamalar, keyfilik vardır. Suç işleyen yüksek bürokrat ve siyasetçiler de yargı önüne çıkarılmalıdır. Ama bunu engellemek için siyasi ve yasal düzenleme ve manevralar yapılmaktadır..." Şimdi birilerinin çıkıp, Kuzey Irak'taki plastik patlayıcıların ne olduğunu açıklaması lazım. Ya da birilerinin Kuzey Irak'ta Bayık'a kimlerin, neden saldırdığı hakkında yorum yapması lazım. En önemlisi, PKK-KADEK'in neden şimdi saldırıya geçtiğini açıklaması lazım... Yoksa sorular ve hafıza devrede kalmayı sürdürecektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |