|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
YÖK meselesi, hükümetin elinde olan bir tasarı yüzünden yine gündemde... Bu yazıya başladığımız tarih itibariyle genel manzara aşağı yukarı şöyle: Hükümetin niyetinin, Milli Eğitim Bakanı'nın "Üniversiteler Arası Kurul"un toplantısına katılmasını sağlayarak hiç değilse YÖK cenahında bir "yarık" açmak yolunda olduğu gözleniyor. Bu toplantı sonrası hakkında çok laf edilen "diyalog" kavramı bu harekatın merkez kavramı... Acaba, YÖK Başkanı Kemal Gürüz ve yakın çalışma arkadaşları ile "Rektörler" arasında bir "görüş" farkı yaratılabilir mi? Acaba bugüne kadar "kadro" talebi başta olmak üzere YÖK "nomenklaturası"na sıkı sıkıya bağlı olan rektörlerden bazıları hiç değilse "orta yol"a çekilebilir mi? Halihazır YÖK kanununa ilişkin olarak yapılan "virgülüne bile dokundurmam" şeklindeki açıklamalar hiç değilse bazı rektörler açısından "Hadi bari virgülüne dokunalım!" toleransına çekilebilir mi? Hükümet hakkında, daha doğrusu hükümetin elinde bulunduğu söylenen "tasarı" hakkında şu tespiti ve hemen ardından şu itirazı yapmak da hakkımız: Hükümetlerin elinde hiç kimseye "koklatılmayan" tasarı mı olurmuş?! Bu ne "hasislik" böyle... Hani "şeffaf" olmaya ant içmiştik? Demokratik bir cumhuriyette hükümetin bir sır gibi sakladığı "tasarı" mı olurmuş? Yani her zamanki talebimizi bir kez daha tekrarlayalım: Açık olmak, gizli saklı işlerle meşgul olmamak gerekiyor, çünkü her şey nasıl olsa bir gün ortaya dökülüyor... "Tasarı" aleyhine sesini yükselten çevrelerde öne çıkan en ciddi eleştiriyse şu: YÖK'ün keyfiliğinden, YÖK'ün merkeziyetçiliğinden kurtulalım derken, üniversiteler bu kez de hükümetin "hizmetçisi" olacak..."Özerk üniversite" bu muhalefetin altını çizdiği en önemli kavram. Yalan değil; hükümetin "Tartışalım" diye bugüne kadar kendi içinde tartıştığı "tasarı"da yeni YÖK'ü oluşturacak üyelerin tespitinde hükümet bayağı kayırılıyor. Ama bu haklı eleştiri de şu gerçeği atlamıyor mu: Bugünkü YÖK yönetiminden daha kötüsü mümkün mü? Kemal Gürüz'e gelecek olursak, o her zamanki gibi "eğilmeyen, bükülmeyen" konumda... Hâlâ "Üniversitelerin köktendincilik ve etnik bölücülüğün platformu haline getirlmesine izin vermedik, vermeyeceğiz" diyor. Sanırsınız ki ülkenin YÖK başı değil de, ülkenin "köktendincilik ve etnik bölücülükle mücadele platformu" başkanı. ("Ermeni soykırımı" tasarısının Amerikan Kongresi'nde takılması sonrasında, imzaya açmak için bir kenarda hazır tuttuğu bildiriyi ne yapmıştır acaba!) Peki hal böyleyken YÖK'ün geleceğine ilişkin temennimiz ne olmalıdır? Kökten çözümü için Anayasa değişikliği gereken bu kurumun zihnimizi ve gündemimizi haddinden fazla işgal ettiğini bir gerçek. 12 Eylül'ün ülkeye bir armağanı olan bu kurumun yüzyıl değiştirmemize rağmen hâlâ gündemde olmasını bu ülkenin bir vatandaşı olarak ben de kabul edemiyorum. Bu kurum illâki bir benzetme yapmak gerekirse "Eski Rejim"in Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi'nin bir kopyası. Bırakın diğer defolarını bir kenara, her yıl "YÖK'e hayır!" gösterilerine katılan gençlerin bugüne kadar polisten yedikleri dayağın miktarı bile bu kurumun ömrünü artık çoktan tamamladığının apaçık bir delili değil mi? Demek bir kurum bir ülkenin asabını bu kadar bozabilirmiş... Dolayısıyla artık arada bir kendisini gösteren kurucu eski başkanı ve konuştukça açılan yeni başkanıyla şu kadar yıldır toplum olarak enerjimizin önemli bir bölümünü sömüren bu kurumun ömrünü çoktan tamamlamış olması gerekirdi. Yavaş ya da hızlı tarihte hangi devrim ya da evrim "Eski Rejim"in yükünü bu kadar çekmiştir. Dolayısıyla, "Önümüzdeki taslakla üniversiteler hükümetin etki alanına girecek" şeklindeki itirazların sırası değil... Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bu ülkede "hükümetler"le başedebilmek ve kendilerine gereken dersi vermek, YÖK gibi derin sistemin "organik" kurumlarıyla başedebilmekten kat be kat kolaydır. Yani artık ne olacaksa olsun, iyi ya da kötü (böyle olacağı şimdiden belli!) her neyse de bu mevzu kapansın artık... YÖK "nomenklaturası"nın üzerinde ısrarla durduğu temel konu, bildiğiniz gibi, "başörtüsü" meselesidir. E yani bu konu da artık kapansın... Türkiye artık dünyada (bilerek yazıyorum: "Dünyada"), üniversite öğrencilerinin kılık ve kıyafetiyle uğraşıldığı tek ülke olmaktan çıksın artık. İnsaf, şu kadar yıllık "ayıp" yetmiyor mu? Türkiye'yi bu "ayıp"ı işlemek açısından dünyada tek ülke yapmaya hiç kimsenin hakkı yok... Bir zamanlar Etyen Mahcupyan'ın çok güzel söylediği gibi, artık Türkiye'de de üniversite "başını açsın"! Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Hükümetin bu "dosya"sının da üzerinde yeteri kadar çalışılmamış bir dosya olduğu gözleniyor. Zaten bir ülke eğitim/öğretim sorununa ilişkin şu üç temel soru üzerine düşünmedikten sonra hepsi boş: 1- Okul'un misyonu ne? 2- Okul sosyal eşitsizliği gideriyor mu, yoksa yeniden mi üretiyor? 3- Yarın'ın okullarında ne öğretilecek? Ama her mihnet kabulüm, yeter ki YÖK'ün şu otoriter, şu ceberrut otoritesi bir an önce kırılsın... Tasalanmayın, hükümetlere haddini bildirmek çok daha kolay....
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |