|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ya da şu: Bir yazarın "kendine has" okuyucuları yoksa, o yazar, yazar olsa ne yazar ki! Okumasını bilmek, iyi bir okuyucu olabilmek, yazmaktan, yazar olmaktan çok daha önemlidir ve önce gelir. Yazarı yazar yapan, hâs yazar yapan, okumasını bilen, "ucuzculuğa, kolaycılığa pabuç bırakmayan ve bıraktırmayan" hâs okuyucular[ı]dır. Benim okuyucularım, yazdıklarımı okuyup, sonra da kaldırıp atan okuyucular değildir; metni okuduktan sonra yeniden-üreten, yeniden-yazan ve çoğaltan, "tanrısal" bir konumda bulunan "yazarı öldüren" -tıpkı benim gibi- okuyucu-yazarlardır. Böylelikle, yazılanlar, yalnızca yazılanlardan ibaret olmaz ve kalmaz; okuyucu tarafından yepyeni sorularla, anlamlarla ve açılımlarla çoğaltılır. (Şu ân okumakta olduğunuz yazı, bunun hem bir örneği, hem de bir göstergesidir: Bilgisayar ve kutsal arasındaki ilişkileri irdelemeye ve tartışmaya devam edecektim. Ama okuyuculardan gelen kışkırtıcı sorular, açıklamalar, tartışmalar, yazıyı, bu yazıyı yazdırtacak şekilde "çoğalttı"). Yazdıklarımın, yazdıklarımla bitmemesini mümkün kılan şey, yazarken benimsediğim "dil", söylem ve üslûptur: Yazının kolay okunanını, bir solukta, bir çırpıda, üzerinde hiç düşünülmeden bitirilenini ve tüketilenini sevmem ben. Kolay okunan ve tüketilen yazıyı, okuyucuya saygısızlık olarak addederim. Yazı, okuyucunun kafasında yeni sorular sordurtabilmeli, bir ufuk çizgisi çizebilmeli, yeni bir ruh ve heyecan üretebilmeli, diye düşünürüm. Böylelikle okuyucu ile bir bağ, bir râbıta kurmayı önemser ve öncelerim. Niçin yaparım bunu? Bu dünyaya söyleyeceğiniz bir şey yoksa, bu dünyada yaşamanızın da bir anlamı yoktur, diye düşündüğüm için. Dikkat edin: Burada bu dünyaya söyleyeceğiM bir şey yoksa, bu dünyada yaşamaMın da bir anlamı yoktur, diye bir cümle kurmaktan özenle kaçındım. Birinci tekil şahıs'la yazıyor olsam bile, hiçbir zaman, birinci tekil şahıs kipinde ve modunda konuşmuyor ve yazmıyorum çünkü. Aslolan, bu yazıyı okuyan okuyucular ve metni okuduktan sonra kendinize göre yeniden-kurucular, yeniden-yazıcılar ve çoğaltıcılar olarak sizin de Özne olmanızı sağlayabilecek bir konuşma, yazma, eyleme ve söyleme biçimi geliştirebilmem(iz)dir. Yazı, yazardan okuyucuya gönderilen ama sadece yazardan okuyucuya giden, cevabı gelmeyecek (çoğaltılmayacak, yeniden-yazılmayacak) bir mektup olarak kalakaldığı sürece, o yazı, yazılmamış, gönderilmemiş ve okuyucu tarafından da okunup çoğaltılmamış ve çoğaltılamayacak bir yazı olarak dona-kalmaya mahkûm demektir. Önemli olan, okuyucuyu da "konuşma"ya ortak edecek bir dil ve üslûpla yazmak, böyle bir kaygı güdebilmektir. Yazı, yazarı özne (üreten, konuşan), okuyucuyu ise nesne (tüketen, konuşulanı dinleyen) konumuna iten, "şiddet yüklü" bir "eylem"dir. Yazarın yazması, okuyucununsa okuması istenir ve beklenir sadece. Yazar yazacak, okuyucu okuyacak ve iş orada bitecektir. Oysa bu, bir "şiddet eylemi"dir, "şiddet yüklü bir eylem"dir. İşin "doğası gereği", trafik tek-yönlü işler. Ve bu durumda ortaya çıkan şey, sadece monoloji olmuş olur. Bu monoloji üretme durumu, yazı'ya özgü bir durum değildir yalnızca. Medya'ya özgü bir durumun yazıya da yansıyan versiyonudur. Medya'da trafik tek yönlü işler: Medya üretir ve sunar; izleyici de izler ve tüketir. Bu düzen ve düzenek böyle kurulmuştur. Ama bu kurulu düzenin ve düzeneğin kırılması gerekiyor. Medya metinlerine muhatap olan ve maruz kalan izleyici, medyanın sunduğu metinleri, bu metinleri hazırlayanların ve sunanların istedikleri şekillerde tüketmezler, her zaman. Stuart Hall'ün deyişiyle, kimi zaman muhalif şekillerde, kimi zaman örtük bir şekilde müzakere ederek, kimi zamansa sunulanları onaylayarak tüketilmesi istenen ve arzulanan şekillerde tüketirler. Ancak bu karmaşık durum, medyaların, esas itibariyle monoloji üretmek, kitleleri ayartıcı ve baştan çıkarıcı şekillerde kontrol ve kolonize etmek; ve "manipüle edip yoldan çıkararak" "gidilmesi arzulanan yoldan çıkarmamak" amacıyla kurulmuş düzenler ve düzenekler olduğu gerçeğini görmemizi engellememeli. Bu kurulu düzenin ve düzeneğin kırılması elbette zordur ama imkânsız değildir. Bunun en esaslı yollarından biri, medyadakileri özne, izleyicileri nesne olarak konumlayan kolonileştirici, kuşatıcı, çerçeveleyici zihin kalıbının kırılabilmesi ve aşılabilmesidir. Bu ise, öncelikli olarak, medyanın doğası, mâhiyeti ve diline vâkıf olabilmekle mümkündür. Bilgisayar ve kutsal arasındaki ilişkiyi tartışmaya ben de bunun için başlamıştım zaten. Sonuç olarak, yazar, monolojik ve dolayısıyla tek yönlü işleyen bu medyatik anlam, imge ve sembol trafiğinin, çift yönlü, hatta çok yönlü işleyebilmesi, diyalojik bir konuşma ve eyleme biçimi üretilebilmesi için üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek zorundadır. Aksi takdirde, "papazlık" ve dolayısıyla "tanrısallık" konumundan yakasını ve paçasını kurtarabilmesi zordur yazar denen mahlûkatın. Ünlü göstergebilimci Umberto Eco, "televizyonları, izleyicilerin bozduğundan" sözetmişti. Buradan Eco'ya bir selam göndererek, yazarı yazar yapan da, yazarı bozan da, okuyucudur, diyorum: Yazar, iki ateş arasında sıkışıp kalan bir mahkûm olduğunun bilincine varmadığı sürece, kendisine "kurşun çekmeye" hazır olan "silahşörleri", çıkarcıların sözcülüğünü ve okuyucuların çıkarlarının "gözcülüğünü" yapma "oyun"ları oynayarak, günü -ve tabiiî kendisini ateş hattından- kurtarma ve sürdürülmesi mümkün olmayan vaziyetlere meşruiyet kazandırma oyununun "palyaço"su olmaktan kendisini kolay kolay kurtaramayacak, sonuçta okuyucuyu da "makaraya sarmış" ve "maskara"ya çevirmiş olacaktır. O halde, hâs yazar, iki ateş arasında kalmaktan kurtulabilen kişidir: Şunu demek istiyorum: Yazar, bir yandan güç ve çıkar odaklarının, hâkim ideolojilerin, fırsatçı-söylemlerin ve konjonktürlerin "sözcülüğü"nü yapmaktan ve "okuyucu bunu istiyor" "salata"sıyla okuyucuyu hadım edecek, uyutacak, uyuşturacak ve uyuzlaştıracak "yazar-kasalık" hastalığından kurtulabildiği zaman, hâs yazar olabilir ancak. Barthes'ın "yazarın ölümü"nden sözederken söylemeye çalıştığı hâsılatın alınabilmesi, hem yazarın, hem de okuyucunun aynı anda diyalojik bir konuşma gerçekleştirebilmeleriyle, yazılan metnin bir çırpıda tüketilmek yerine çoğaltılabilmesiyle ve açık-uçlu, canlı, dinamik bir metne dönüş[türül]ebilmesiyle mümkün olabilir. Hem yazar, hem okuyucu, hem de metnin bağımsızlığının ve özgürleşmesinin, dolayısıyla özneleşmesinin sağlanabilmesi, yazar, metin ve okuyucu arasında yaşayan, kalıcı, üretken bir râbıtanın kurulabilmesiyle imkân dahiline girebilir ancak. Not: Bu yazıda, bu yazıyı yazdıran İzmir'den Mehmet Sağlam, Eskişehir'den Hüseyin Bayçöl ve Sivas'tan Ahmet Dağ gibi hâs "okuyucu-yazar"ların hakları olduğunu hatırlatmak isterim.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |