|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ecdad bir zamanlar kendi evlerini ahşaptan, devletin binalarını (bilhassa su basmanlarını) taştan yaparlar ve böylelikle kendilerinin geçici, devletin ise ebedî olduğunu anlatmaya çalışırlardı. İşte devlet adamını alelâde siyasetçiden ayıran taraf burasıdır; zira devlet adamına hususiyet kazandıran taraf burasıdır. Bu hususiyet, siyasetle meşguliyetin -zannedildiği gibi- sadece tarzından, üslûbundan değil, bilakis sebep ve maksadından kaynaklanır. Tarzı ve üslûbu ortaya çıkaran da işbu maksaddır. Devlet adamı hükümetlerle değil, bizatihi devletle mukayyed bir siyasetin adamıdır. Siyasetçi öyle değildir, sayıları çoktur, gelirler ve giderler... Söyledikleri ve yaptıkları bütüne değil, parçaya ilişkindir. "Şunun şurasını şöyle yapalım" derken siyasetçi sade 'şu"yu, "şura"yı, "şöyle"yi hesaplar; yani hesabı ister istemez şimdiyle, güncel olanla, dolayısıyla geçenle, geçecek olanla alâkalıdır. Devlet adamı ise aksine devletin, ülkenin, toplumun bütününe dair görüş ve kanaatleri olan kimsedir. Parçadan bütüne gitmez, bütünü asıl kabul edip parçaları o bütüne göre tanzim etmeye çalışır; becerir veya beceremez burası önemli değildir. Dikkat edilmesi gereken devlet adamının kalıcılığı, siyasetçinin ise geçiciliğidir. Burada 'kalıcılık' siyasete bakış tarzından, siyaseti algılama biçiminden kaynaklanır. Devlet adamının kalıcılığı devletin hassasiyetlerindeki kalıcılıkla, siyasetçinin geçiciliği hükümet siyasetinin geçiciliğiyle mütenasiptir. Devlet adamı günceli gündemiyle belirlerken, siyasetçi günceli hep gündemi kılar. Güncelin oynaklığı yüzünden günceli takip eden siyasetçinin istikametinde istikrar olmaz. Bir gün öyle, bir gün böyle hareket etmekte mazurdur; tuttuğu yoldan ötürü yapabileceği başka birşey yoktur çünkü! Peki ya devlet adamının durumu? Devlet adamının gündemi de, gündemindeki konuların mahiyeti de değişmez. Değişmediği içindir ki zaten tarz-ı siyasetindeki istikamet de değişmez. Değişen gündemin kendisiyle ilgili olduğu güncelliğin değişmesinden ibarettir! Sûret değişir ama muhteva (hassasiyetler) hep baki kalır. Bir partinin büyüklüğü günceli sahici bir gündemle irtibatlandıracak bir ufka sahip olup olmamasından anlaşılır. Küçük adamlar küçük hesaplar yapan adamlardır. Hesabın küçüklüğü hesap edilen işlerin miktarıyla değil, bilakis hasılanın miktarıyla ölçülür. Bir parti yetiştirebildiği "devlet adamları"nın miktarıyla, yani güncelin parlaklığına aldanmayan, dolayısıyla hesaplamakla kalmayıp düşünmeyi de iş edinmiş siyaset adamlarıyla büyür. Devlete ufkunu verecek olan da bu düşünmedir! Devlet ise devlet ve siyaset adamlarıyla, yani salt korku ve savunma refleksleriyle söylem üretmeyi marifet sanan sıradan siyasetçilerin aksine kalıcı teklifleri olan büyük siyasî zekâlar sayesinde 'devlet' vasfını kazanır. Aşiret idare etmekle devlet idare etmek arasındaki fark da buradadır! MHP'nin yol ayrımında olduğu nokta da burası... Çünkü bu partinin hamasetin, bilhassa siyasette hamasetin verimli olmadığını yeterince tecrübe ve takdir etmiş olması gerekir. Kısacası köklü bir muhasebe kaçınılmaz! MHP niçin iddialarıyla mütenasib devlet adamları yetiştirememiş olduğunun muhasebesini yapmadıkça, güncel başarılar kazansa bile bu ona Türk siyasetinin temel aktörlerinden biri olmak vasfını kazandırmayacaktır! Bakanlar listesinden muteber kaç ismin akılda kaldığını sormak incitici olur mu bilemiyorum ama bu soru her halukârda cevabını bulmalı! Başarısız siyasetçiler yetiştirmekten şikayet edenler, ister istemez ağzı laf yapan parlak siyasetçiler, halka ve basına hoş görünmeyi becerebilen hatipler üretmeyi marifet addederler. İddialarının altını doldurabilecek, memleketin sorunları üzerinde nasıl "düşündüğünü" gelişigüzel beylik laflarla değil, bilgi ve vukufiyetle gösterebilecek seviyede devlet adamlarının varlığı meselesi de böylece ıskalanır durur. MHP'de liderlik tartışması ve/veya yarışması sırf bu ıskalama sebebiyle bana esas değil, tâli bir mesele olarak görünüyor. Çünkü beklenen bundan sonrasıdır! Bir şeylerin değişip değişmeyeceği de önemli değil, önemli olan nelerin değişeceği! Bu bakımdan MHP'nin Türk siyasetine itaat talep eden liderler ve itaate alışkın kitleler kadar itaatin mahiyet ve muhtevasını da önemseyen, dolayısıyla yönetme ve yönetilme olgusunun 'itaat' kadar düşünmeyi de gerektirdiğini anlamış kadrolar arzetmesi gerekiyor. MHP'nin sorunu anlaşıldığı kadarıyla tam bir "Pembe İncili Kaftan" sorunu... 'Kaftan' Acem diyarında bırakılmalı ve bir daha da üste alınmamalı... Kim kaybeder, kim kazanır bilemem ama "kaybederken kazanmak" diye buna denir!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |