|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Sadık Yalsızuçanlar'ın son yirmi yıldır yazdığı öyküler Gelenek Yayınları'nca "Öyküler Kitabı" adıyla bir araya getirildi. Dilin eylediğimiz olduğunu söyleyen Yalsızuçanlar'la yazıyla, dille ve öyküyle olan ilişkisini konuştuk.
Türkçe kullanımınızda ilginç bir tasarruf var. Yeni kelimeler, noktasız yazılar... Olayın dil düzeyinde olup bittiğinden olsa gerek. Dil anlamdır. Mananın bizatihi kendisidir. Eylediğimiz bir şey. Belki eylediğimiz herşey dildedir. Bu yüzden dille başım derttedir. Dilin içinde duran bir şeyden söz ediyoruz. Oradan geçen bir şeyden. Dilin kendisinden. Dil anlam olunca, yani düşünürken, hissederken bunu dille yapınca, şüphesiz onunla başımız dertte demektir. Ben, öykü yazarken bir sorun kurma ve o soruna dille bakarak, dil içinde gezinerek sorunu nasıl yaşadığımı seyretmek durumunda kaldığımı sanıyorum. Yani yazdıktan sonra, yazarken neler yazdığımı düşünmediğimden bana, o beyaz kağıdın üzerindeki tuhaf işaretler oldukça gizemli görünüyor. Yazmanın bir sır olduğunu sanıyorum. Sırrın peşinde gitmek.. İnsanın en yalnız anı bir severken bir de yazarkendir. Bu taşınması güç birşeydir. İnsan kendisindeki eklerden yazarken soyunuyor. Bu yalınlaşma dil denen ve dışardan bakıldığında çok anlamlı, tutarlı, mantıklı filan görünen bir yapının içerisinde gerçekleşiyor. Oysa yazarken veya dışardan bakıldığı gibi değil dil denen muamma. Dil denen mucize diye birşey vardı sahi. Bu sırrın ta kendisidir. Sır denilen şey ise, aslında bilinemeyecek, açığa çıkamayacak olan şeydir. O halde, insanın dille başı derttedir. Bu dert aslında kimliğimiz, neliğimizle ilgili olandır. Bir bakıma dilin macerası, insanın macerasıdır. Öyküler Kitabı, Doğu'ya ait yeni ve toplu bir söylem mi? Öyküler Kitabı'nı Gelenek Yayınları benden isteyince çok heyecanlandım. Hem, yirmi yılı aşkın öykücülük maceramın bir bakıma toplamını görecektim yani aynaya bakacaktım, bir yandan da, öykü dilimin nereden kalkıp nereye vardığını farketme imkanım olacaktı. Son kitabım Sırlı Tuğlalar'dan önceki tüm öyküleri bir araya getirdim. Tabiî, burada 'neler oluyor' yani neler olup bitmiş bunu benden çok, okurun, eleştirmenin ifade etmesi daha doğru olacaktır. Ama, başından beri, Şehirleri Süsleyen Yolcu adlı ilk öykü kitabımdan itibaren, hikmetin kokusunu arayan metinler yazdığımı hissediyorum. Bu benim kendi yazdıklarıma ilişkin öznel kanaatimdir. Bunu hissediyorum derken bu sözcüğü kasıtlı olarak kullanıyorum. Yani bu bir sanıdan çok, 'sözcükler eylemlerdir'e inanmış biri olarak benim yaşadığımı sandığımdır. Öyküler Kitabı'na bugün dönüp baktığımda, Doğu'nun mesel geleneğine akraba metinler görüyorum. Ben, öteden beri Aristocu dram anlayışına ısınamadım. Öyküler Kitabı'ndaki metinler, benim manevi tecrübelerimin tanığı olarak, nasıl içime doğduysa öyle dile döküldüler. Burada Doğu'ya ait bir dil ve evren var mı, ne kadar var, bu biraz da okunarak bir nevi tecrübe edilerek varılabilecek bir düşünce. Yazı maceranızda öykü nasıl bir yer tutuyor? Çocukluğum sinema ortamında geçtiğinden, görsel bir anlatım tarzı öykü dilime alttan alta egemen oldu gibime geliyor. Ben öykü anlatmanın en masum şey olduğunu sanırdım. Oysa, zamanla gördüm ki, mesele öykü anlatmaktadır. Yani birşeyleri anlatmakta değil, öykü anlatmaktadır. Bu bir nevi imgesel veya olgusal bir anlatım biçimi, bir dil olarak bende ortaya çıktı. Edebiyatı tanımaya başladığımda, yalnızlıktan, aşktan, yoksulluktan canım yandıkça öyküler anlatıyordum. Uzunca bir süre bunları gizledim. Sonra, öykü yazdıkça kaçtığım acıların çoğaldığını farketmeye başladım. Ama yine de bir acıyı anlatabiliyorsanız onu altetme bakımından bir imkan önünüze açılabiliyor. Öyleyse, en kolay yaptığım şeyi, yani öykü anlatmayı sürdürecektim. Nitekim de öyle oldu. Neyi anlatmak istesem bunu o tanıdık, hep yaptığım yolla, öyküyle anlattım. Bu benden bir tutuma dönüştü, Heidegger'in dediği o kendi yüreğine bükülmek vardır ya, öykü yazmak da bende kalbime yönelmenin bir yolu haline geldi zamanla. Anlatılarınızda sinematografik bir kurgu var. Sanki fotoğraflar geçiyor insanın gözünün önünden. Bu özel bir tercih mi? Sanmıyorum. Çocukluğumun uzunca bir süresi babamın işlettiği sinemalarda geçti. Orada seyrettiğim sayısız film bende bunu bir eğilime dönüştürmüş olması muhtemel. Ama öykü anlatırken insan olayı yaşadığından bunu bir nevi bir görsel imgelerle yaptığından, her öyküde böylesi bir yan vardır. Ama benim metinlerimde bu daha belirgin zannediyorum. Yazıya başladığınızda varmak istediğiniz yer neresiydi? Vardınız mı? Yoksa yol mu sizi çağırdı? Bunun kader olduğuna inanırım. Henüz yolun başında olduğumu düşünüyorum. İbn-i Arabi'yi tanıdıkça yola henüz koyulmakta olduğumu sanmıştım. Gerçi Bediüzzaman'ın metinleri bana yıllar önce yıldırım gibi çarpmıştı. Onun gösterdiği işaretleri izleyerek ve geçtiğim yerlere sözcüklerden işaretler bırakarak bir zaman yürüdüm. Ama insan hep başa dönüyor. İnsan hep yoldadır, yola çıkınca, varacağı yeri haber verir ama, kader insanın önüne sürekli yeni heyecanlar çıkarır. Bizler, istiğfar lifleriyle dokunmuş günahkarlarız. Yazı bu yolculuğumuzda, elimizden tutabilir.
'Yazılan her metin insandan insana mektuptur aslında'
"BEN her metnin, öykü olsun şiir olsun roman olsun, bir insandan bir insana yazılmış bir mektup olduğunu düşünürüm. Bu yüzden 'kitle' sözcüğünü doğru bulmadığımı belirteyim. Ama 'çok okunan' bir yazar olmadığım kesin. Kendimi de hasbelkader hem bir okur hem bir yazar olarak görmeye eğilimliyim. Yani yazanla okuyanı eşit iki ayrı özerk alanda görürüm. Az da olsa 'okur'larımdan memnunum. Onları, onlardan birini, cemi olmayan bir müfred sigasıyla görerek yazıyorum zaten. Sevgiliye mektup gibi."
|
|
|
|
|
|
|
|