|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
BRÜKSEL- Önceki gün yaşanan en önemli gelişme kuşkusuz Fransız Cumhurbaşkanı Chirac'ın TF1'de yaptığı, Türkiye'yle müzakerelerin koşulsuz başlayacağını ifade ettiği konuşmaydı. Bu konuşma Türk heyetinde büyük bir memnuniyet yaratmış bulunuyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün sabah saatlerinde gazetecilerle yaptığı sabah sohbetinin ana konularından bir tanesi buydu. Chirac'ın çıkışı Türk heyetini oldukça rahatlatmış görünüyordu. Nitekim Başbakan ve Dışişleri Bakanı başta olmak üzere resmi heyette rahatlama ve öz güvenin son saatlare doğru arttığı gazetecilerin ortak gözlemiydi. Başbakan'ın yaptığı açıklamaları ana hatlarıyla şöyle özetlemek mümkün: 1. AB ülkeleri hassasiyetlerimizi önemli ölçüde anladılar. Bununla birlikte kesin sonuç metinle birlikte çıkacak, bu konuda henüz bize sızan bir şey yok. 2. Müzakerelerin açık uçlu olarak tanımlanacağı belli oldu. Bu noktada önemli olan açık uçlu tanımının net olarak yapılması, çeşitli yorumları devreye sokacak nitelikte olmamasıdır. 3. Kıbrıs önemli bir hassasiyet konumuzdur, metne konulacak ibare "Türkiye'yle müzakereler sürerken Kıbrıs için görüşmeler ve çözüm çabaları sürer" mantığının öteside olmamalıdır. Bu açıklamaların ardında yatan siyasi tutum ve ruh haline bakıldığında, Türk dış politikasının Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün elinde esnek ve akılcı bir biçim aldığı ilk göze çarpan özellik… AB sürecinin bir zafer ya da mağlubiyet mantığı içinde algılanmaması, esnekliğin ulusal çıkarların uç noktasına kadar gidebileceğinin ortaya çıkması, yani pazarlık ve görüşme süreçlerinin hakkını verecek bir esneklik dozunun devreye girmesi bu değişimin en önemli yönleri… Nitekim Ermeni soykırımı meselesinde Tayyip Erdoğan dili ve eli rahat ilk başbakan olarak karşımıza çıkıyor. Dün yaptığı sohbette Fransa'nın açıklamalarına tepki vermek yerine, varolan bir sorunu kabul eden, çözümü için niyet ve koşullar öne süren bir başbakan vardı. Kinlerin üzerine gitmemek gerektiğini söylüyor, siyasetçinin görevinin geleceği inşa etmek olduğunu vurguluyor, belgeleri çift taraflı gözden geçirmenin, tarihçilere başvurmanın kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.
KÖTÜ SON
Not: Başbakan'ın güven veren sohbetiyle başlayan günün gecesi kötü sonaerdi. Gece boyunca gelen çelişkili ama genel olarak karamsar haberler Berlusconi'nin Conrad Oteli'nde gazetecilere yaptığı "keskin" açıklamalarla iyice karardı. Türk gazetecilerinin çağırmasıyla birlikte İtalyan liderini bir anda karşımda buldum. İlk sözleri çok açıktı: "Türkiye ile görüşmelerin 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasına karar verdik. Bu süre ayrıca Türkiye'nin Kıbrıs'ı resmen tanıması için ona gerekli olan süredir. Bir aileye girerken, o ailenin fertlerinden birini tanımadan bunu başarmanız, yani aileye girmeniz söz konusu olamaz." Bu açıklama üzerine Berlisconi'ye yönelttiğim, "Bu durumda Kıbrıs'ın tanınması bir ön koşul mu?" sorusuna Berlusconi, ellerini iki yana açarak "Koşul değil ama gereklilik" cevabını veriyordu. Bu aslında "koşul" demenin diplomatik ve kibar bir ifadesiydi. Berlusconi daha sonra özellikle Avusturya ve Fransa'nın son derece katı davrandıklarını, bütün gece boyunca bu konuda hiçbir pozisyon değiştirmediklerini ve Türkiye'nin, Kıbrıs'ı tanıyıp gereğini yerine getirerek Avrupa'nın üyesi olacağını söyledi. "Peki bu koşul yerine gelmezse" şeklindeki ısrarlı sorulamıza, "Bir aileye bu şekilde girmek olmaz" şeklindeki görüşlerini tekrarlayarak yanıt verdi ve Tayyip Erdoğan'ın bu işin altından kalkacağını umduğunu söyledi. Ne yazık ki, son beş gündür gitgide artan umutlar söndü ve Türkiye, kendi olmazsa olmazlarından birini değiştirmek koşuluyla karşı karşıya kaldı. Umalım, resmi karar açıklanmadan önce yapılacak son görüşmeler yeni umutlar yeşertsin.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |