|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
BRÜKSEL- Daha yolun başındayken oturup durum değerlendirmesi yapmalıyız. Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) içinde yer alması projesi, bir yönüyle, 200 yıllık bir hedefin gerçekleşmesi sayılabilir. Türkler doğudan batıya yürüdüler ve gözleri hep batıda oldu. AB içerisinde yer almak isteyen bugünkü Türkiye, Batı'da varolan refahı, demokratik temel değerleri ve siyasî istikrarı hedefliyor... Son AB zirvesi, ayrıntılarda boğulmazsak, Türkiye'ye bu yolu açmış bulunuyor. Bu siyah/beyaz fotoğrafı renklendiren unsur, Türkiye'nin AB ile buluşmasının, ulusal ve dinî olanı gerektiğinde 'Batıcılık' adına feda etmekten çekinmeyeceği bilinen 'elitler' tarafından değil, tersine, 'Batılılaştırma' politikalarının mağduru bir siyasî akımın temsilcileri eliyle gerçekleşmesidir. Projeyi iki taraf açısından da heyecanlı kılan da bu yön zaten... Yakın tarihimizde iktidar olma fırsatı yakalamış herhangi bir 'Batıcı' lider, Türkiye'nin AB saflarına katılması pazarlığını yürütmüş olsaydı, AB üyesi ülkelerin liderlerinin ciddi tereddütler geçirmesi gerekirdi. Türkiye'nin AB üyeliği, o durumda, tepeden giydirilmiş bir eğreti kisveye benzerdi de ondan. Oysa, Tayyip Erdoğan ve kadrosunun AB üyeliğini talebi, en basit ifadesiyle, Türk halkının AB ile buluşma arzusunun dışa vurumudur. Tarihin ve kaderin garip bir cilvesi de şu: Ticaret burjuvazisi hariç geleneksel Batıcı elitler, AB konusunun gündeme dayadığı savrulmada, "İstemezük" diyen cepheyi oluşturuyor... Merkezin (Türkiye örneğinde bunu 'Batıcı elitler' olarak okumak gerekiyor) bir başka merkezle buluşması, eğer merkez-dışı güçler direniş odağı oluşturuyorlarsa, her zaman sorunludur. 3 Kasım seçimlerinin nice yıllardan sonra değerleri yerli yerine oturtmasıyla Türkiye'de siyasî merkez haline dönüşmüş toplumsal merkez (yani halk) AB ile buluşmaya karar verdi; sorun da işte buradan kaynaklanıyor: Türk halkının uzattığı eli sıkan Avrupa'nın toplumsal merkezi değil; İngiltere'de Blair, Fransa'da Chirac, Almanya'da Schröder şu sırada iktidarda olmasaydılar, Türkiye ile AB arasındaki bu ön-buluşma gerçekleşemezdi. Avrupa'nın toplumsal merkezi, kamuoyu yoklamalarının açıkça gösterdiği üzere, Türkiye (ve İslâm Dünyası) ile buluşmaya hâlâ soğuk bakıyor... Oysa, Türkiye (İslâm Dünyası) ile Avrupa (Hıristiyan Dünyası) arasında uzlaşmaya dayalı ve ortak gelecek arayışına ayarlı bir buluşma olacaksa, bunu, halktan halka bir el uzatmaya dönüştürmek gerekiyor. Bunu sağlayacak olan Türkiye'dir. Türkiye, müzakerelerin başlangıcı için verilen 3 Ekim 2005 tarihini de, tam üyelik için öngörülen 2014 yılını da, bu ideali gerçekleştirmek amacıyla kullanmak zorunda. Bu tarihler farklı düşüncelerle önümüze konulmuş olsa da, aslında, AB'de merkezi oluşturan kadro ile birlikte Türk halkı ve İslâm Dünyası'nın da Ak Parti'den beklentilerinin algılanması ve gereğinin yapılması için gerekli sürelerdir. Bundan sonra yapılacakların pratiğe dönük yönleri var, ancak pratiğin teoriyi izlemesi gerekiyor. Türkiye'nin Ak Parti iktidarı eliyle AB üyeliğine yürüyüşünün bir teorisi maalesef bulunmuyor. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, hazır buldukları ve siyasî çıkarlarına uygun düştüğü için AB projesine sarıldıkları görüntüsünü veriyorlar; oysa bu tercihlerinin kendi değer sistemleriyle ilintisini kurmak zorundalar. Kıbrıs eksenli tartışmalar önümüzdeki günlerde gündeme damgasını vuracak; AB'nin Türkiye hakkındaki niyetleri irdelenip sorgulanacak. Bu doğal. Ancak, esas yapılması gereken, Ak Parti ve kadrosunun AB hakkındaki niyetlerinin açıklığa kavuşturulmasıdır. Ak Parti, Türkiye'nin AB üyesi olmasını neden bu denli arzuladığını iyi anlatabilirse, hiç kuşkunuz olmasın, şimdi Türkiye'nin üyeliğine soğuk bakan Avrupa halkları da durumlarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyacaklardır. Heyecan yeni başlıyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |